RESİM yaparak var olabiliyordu sadece Vincent Van Gogh. Sanatın gövdesine tutunmuş ve o gövdeyi sıktıkça sanatı da etrafa ahtapot gibi kollarını yayıyordu. O kadar çok resim yaptı, o kadar çok üretti ki, hemen yanlış bir intiba ile bunların hepsi Vincent yaşarken insanlara ulaştı zannedilebilir; hatta öyle ki herkes tablolarla temas kurdu ve Van Gogh buradan da beslendi yaşarken denebilir.
Halbuki hiç de öyle olmadı. Van Gogh yaşadığı müddetçe 1 tane tablo satabildi sadece. Dünya çapında ses getirmesi ve tablolarının satmaya başlaması kardeşciği Theo'ya olan mektuplarının ortaya çıkmasıyla başlar. O mektuplardaki samimiyet, içtenlik, hayat mücadelesi, acziyet okurları çarpmıştır adeta.
Van Gogh'un ruhunu insanlar mektuplarında yakalamıştır. O ruhla çarpılanlar da adeta akın akın tablolarını almış ve bugün de adına yapılan müzesine gidip o ruhu görmek istemişlerdir. O ruh halindeki Van Gogh acaba akıl hastanesinde kaldığı müddet içerisinde durduğu bir köşeden yaptığı resimde o koridora nasıl bakıyordu? Sadece bir koridor. Hastane koridoru. Ancak o mektupları insan okuyunca bir hikâyeyi giyiniyor.
Yalnızlık, kimsesizlik, ülkeyi resim yapmak için gezinmesi, otel odalarında kalışları, alkolik halleri, işsizlik, parasızlık, sadece kardeşinin gönderdikleriyle yetinmesi, mücadelesi, fahişelerle yaşadığı dostluklar, Tanrıya kendince inanması, başta papaz olmak istemesi ve sonra kendi deyimiyle kilisenin kendisini çevreleyen o soğuk duvarlarının arasında bir sıcaklık bulamaması çünkü sevmem ve sevilmem gerekiyor, biriyle aşk yaşamam gerekiyor demesi, Maksim Gorki'nin En Diptekiler kitabı gibi bir hayat sürmesi, hiç satmayan sayısız resimler çizmesi ve asıl ama asıl nefes alabilmek için, yalnızlığından kurtulabilmek için çığlıklarını boyalarla tablolara aktarması.
Burada bir hikâye var, kalbi olanı çarpan. Sanatı vasıtasıyla insanlara hiç ulaşamadı ve buradan hiç beslenemedi. Beslenmesi sadece kendini unuturcasına sabahtan akşama kadar oturup resim çizmekti. Tek taraflı yaratmak ve karşında biri olmamasına rağmen o yaratımının varlığından beslenmek, o uyuyan varlığını içinden çıkarıp uyandırmak ve böylece dirilten, nefes aldırtan, yedirip içiren, yaşayan bir ruha dönüşmesini sağlayan olmak; ki büyüttüğü çocuk, veled-i sanat da ona baksın, beslesin, yedirsin içirsin ve huzurlandırsın.
Bazen bir kuru ekmek yiyip içki içip gece de sabahlara kadar çalışmaya devam etmek. Van Gogh kararını vermişti ve seçtiği köşeyi tutuyordu sadece. Bu şekilde var oluyordu. Ancak ressam Paul Gauguin ile olan arkadaşlığı çıldırtıcı bir sonuçla bitti. Van Gogh'un o hassas kalbi nasıl yoluna rabt olmuş bir şekilde akıyor idiyse, birisiyle yan yana geldiği zaman da ona yavaşça bağlanıyordu. Etkileniyordu. Gauguin Van Gogh'un yanına resim yapmaya geldi, birlikte çalıştılar ama bir yerden sonra Gauguin'in Van Gogh'un yanından ayrılma vakti geldi, Van Gogh da kulağını kesti. Sonra da onu gidip sevdiği bir fahişeye hediye etti. Akıl yitip gitmeye o kadar müsait ki, öyle güçlü dalgalarla boğuşuyor ki içinde, işte resim yapmadığı o aralardaki zaman boşlukları anlarında yaşadığı savrulmalar böyle Vincent'ın.
1880'li yıllarda kardeşine yazdığı bir mektuptan:
“Umutsuzluğa teslim olmak yerine, aktif melankoliyi seçtim; yani umut eden, arayan, çabalayan melankoliyi tercih ettim, durgun ve umutsuz melankoliye karşı.”
Tanrıya, sanata, resme, yoluna inanan melankolik bir insandı Van Gogh. Dinsel abartıları ve manastırları ise sevmezdi. Bunun yanında, "kriz sırasında acı çekerken bile dinsel düşüncelerin bana büyük avuntu getirdiği oluyor" derdi sadece 1889 tarihli mektubunda.
Hala para kazanmaksınız bir insan niye çıktığı yola devam eder? Çünkü başka şehirlere, otel odalarına kaçması gerekiyordu. Başka iş yapamazdı. Resim sanatı onu bulmuştu. Kendisini iyileştiriyordu. Başka türlü baş edemiyordu. Açlığa, yoksulluğa rağmen devam etti. Öyle devam etti ki, evet para kazanmak istiyordu, umudu buydu ama o devam edişte artık sonucun da pek bir önemi kalmamıştı sanki.
Başka türlü ruhunu söküp çıkaramıyor, kurtaramıyordu o kilise duvarı gibi soğuk olan beden duvarlarının arasından. Ruhunu söküp tuvallere sürdü. Tatlı canı yaşarken bu yeryüzünün belli noktalarında durdu ve etrafa baktı. Gördüğünü resmetti. Hiç resmettikleri yerleri gören oldu mu ki? O tablolarda hep Van Gogh'un ruhu ve ruh hallerinin renkleri vardı. O yerler yoktu aslında. Biz Vincent’ın ruh hallerini seyrettik, seyrediyoruz. Seni kendi hikayesine alır o resimlerde. Gerek otel odası tablosunda, gerek akıl hastanesi tablolarında, gerek yeşillikler arasında, bir cafede...
Yukarıda kardeşi Theo’ya yazdığı mektuptan bir cümle vermiştim, o cümlenin tam paragrafı:
"Resimlerin ve sanat eserlerinin bulunduğu ortamlarda şiddetli bir tutkuya kapıldığımı, hatta coşkuya dönüştüğünü çok iyi biliyorsun. Bundan pişmanlık duymuyorum ve şimdi yine ülkeden uzakken, sık sık resimlerin ülkesine özlem duyuyorum. Ama ruh denen şeyin hiç ölmediği, sonsuza dek yaşadığı ve sonsuza dek aradığı söylenir. Bu yüzden ev özlemine yenik düşmek yerine kendime, insanın vatanı her yerdir, dedim. Umutsuzluğa teslim olmak yerine, etkinlik gücüm olduğu sürece aktif melankoli yolunu seçtim; başka bir deyişle, umut eden, özlem duyan, arayan ve hiçbir şeyden umutsuzluğa kapılmayan melankoliyi, kederli, durgun ve umutsuz melankoliye tercih ettim. Böylece elimdeki kitapları –mesela İncil'i ve Michelet'nin Fransız Devrimi'ni– oldukça ciddi bir şekilde okumaya başladım; geçen kış Shakespeare, biraz Victor Hugo, Dickens ve Beecher Stowe, son zamanlarda da Aiskhylos ve birkaç daha az klasik yazar, birkaç iyi ikincil usta okudum."
Hastanede yattığı dönemlerde insanlar imza topluyorlar ki hastaneden çıkmasın diye. Çünkü içip içip taşkınlık çıkarıyor kimi zamanlar. Deliliği agresif hallere girebiliyor. Ben asla intihar ettiğine inanmam. Sert bir kayaya çarpmıştır ve o kişi de Vincent'ı vurmuştur. Çünkü silahın ve vurulma şeklinin pozisyonunda bile kendisini vurmasına imkân yok. Tabii bir ihtimal şuurunu tamamen kaybettiği bir ana denk geldiyse onu bilemeyiz ama Van Gogh kendinde iken bunu yapmazdı diye düşünüyorum. O yapabileceği o tek bir şeyi yapardı, yoluna bakmak, köşesini tutmak, resmini yapmak, devam etmek.
1889 tarihli son mektuplarından:
“Krizler ortaya çıktığında hiç eğlenceli olmuyor; seninle ya da başkalarının yanında böyle bir nöbet geçirme riski ciddi bir mesele. Deliye dönmüş gibi çalışıyorum; içimde her zamankinden daha fazla bastırılmış bir öfkeyle dolu bir çalışma tutkusu var ve bence bu, beni iyileştirmeye yardımcı olacak. Belki bana da Delacroix’ın dediği gibi bir şey olur: “Ne dişlerim ne de nefesim kaldığında resmi buldum” – şu anlamda ki, bu üzücü hastalığım beni bastırılmış bir öfkeyle, çok yavaş ama sabah akşam durmadan çalışmaya sürüklüyor. Muhtemelen sır burada: uzun süre ve yavaş yavaş çalışmak. Çalışmama hâkim olmak için tüm gücümle mücadele ediyorum; kendime, eğer bunu başarırsam hastalığın en iyi yıldırım parafuduru olacağını söylüyorum. Kendimi dikkatle izole ederek büyük özen gösteriyorum; istersen bencilce sayılabilir, buradaki talihsiz yoldaşlarıma alışmak yerine onları ziyaret etmemeyi tercih ediyorum, ama bundan dolayı kendimi daha kötü hissetmiyorum. Çünkü çalışmam ilerliyor ve buna ihtiyacımız var; eskisine göre daha iyi yapmam şart.”
Görmeden özlediğim ruhlardan. Ruhu şad olsun.
Yorumlar
Yorum Gönder