YİNE kendimden kendime kaçıyorum. Kendi kendime kurtarıcı benim diyeceğim hiç aklıma gelmezdi bir gün. Kendi keşmekeşimden, kendi başkalarının yol kenarlarında meslek haline dönebilecek dilenciliklerden kendime kaçıyorum. Dilencilik ile aşırı vericilik zihnimi kurcalıyor. Dilencilikle aldığın her bir şey senden bir parça koparıyor aslında ve aşırı vericilik, bu da aslında aynı anda gerçekleşen bir şey. Benliğimiz adeta paramparça. Ne kadar yorucu, ne kadar çok uğraştık insanlarla anlaşmaya çalışmakla. Boğulacak gibi oluyorum. Ne kadar çok düşünce var. Yağmur gibi yağan. Bazen sel oluyor, sulu kar oluyor. Hangi birini tutacaksın, kontrol edeceksin? İmkansız! Bir kahve alıyorum, arabama biniyorum ve keyfini çıkarıyorum. Kontrolün dışındaki o çıldırtıcı sayısız şeyler birden hayatın renklerine, çeşitliliğine, güzelliğine dönüşüyor. Kendimi yakamdan tutup kendime doğru çekip alıyorum. İşte yine satırlardayım. Yine kurtuldum. Bugün yine bir kurtuluş günü oldu. Her günüm kıyamet, her günüm hesap günü, her günüm bir başka gemiye biniş yaklaşan çığlara, sellere, tsunamilere karşı. Sıfır vasıfla kendi kendimi kurtarabileceğim hiç aklıma gelmezdi. İnsan dediğin nefes alır, hareket eder, bir şeyler üretir, bir şeyler amaçlar ve peşinde koşar. Yapamıyorsa sayfa ters yüz olur ve kapkara bir sayfa açılır. Nefes alamaz, hareket edemez, hiçbir şey üretemez, aksine kendi tükenir, hiçbir şey amaçlayamaz ve hiçbir şeyin peşinde koşamaz. Ama insan bazen bunu da yapamaz. O zaman beyaz sayfayı açar. Nefes alır, hareket eder ve koşar. Bir yerden bir şey kaldırılırsa orası daima başka şeyle dolar. Sabit duran ne var ki? Mutlaka ya yükseliş ya düşüş vardır. Sağa sola kaykılmak, oturduğun yere yerleşme hareketleri yapmak, oranı buranı kaşımak, havalara bakmak falan bunlar hep zaman kazanmaya çalışmaktır. Gerçeği değiştirmez. Hayat sürekli akıyor. Bir akış halinde. Akar su gibi. Ben de bir kayığım. Ya akarım ya batarım ya bazen su yolu kenarındaki çalılara takılırım, bazen bu takılma uzun sürer ve beklerim, ardından yola devam ederim, bazen derin dalışlar yaparım, bazen de hızlı akışlar, belli olmaz ve hiçbir zaman da olmadı. Asla ön göremedim ne olup bittiğini. Bilememek hep panik etti. Bu panik hali hep tutunacak dallar arattı. Geldiğim nokta ise hiçbir şey. Evet, bir şeyleri anlıyorum ve bu da beni huzurlu kılıyor ama bu niye ve nasıl oluyor bunu da bilmiyorum. Kendi içimi dökmek huzura ulaşmanın en güvenli yollarından birisi ve şu an bunu yapıyorum. Peki bu baskı hali, itilme, sıkışma nedir ve nereden geliyor? İlahi bir olay mı, kadersel mi, psikolojik mi, tesadüfi mi nedir, niyedir? Buraları sonsuz felsefi bir döngüye giriyor. Buralara girmiyorum. Sadece hareket ediyorum, yani devam ediyorum. Bu kadar. Festival filmlerini keşke sevmeyen birisi olsaydım çünkü o zaman yarım kalmaz ve yarım hissettiren bu filmleri de sevmezdim. İnsan neyse onu severmiş ya. Bu da yarım kalsın.
RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası. Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır. Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir. Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...
Yorumlar
Yorum Gönder