Ana içeriğe atla

Bir Dipnot: Birant Kardeşler

FYODOR Dostoyevski'nin Ecinniler romanını okurken bir pasaja denk geldim. Bir konu hakkında örnek veriliyordu. Örneğin geçtiği yer bir Rus kilisesi. Kilisede de birazdan eski bir Rus adeti olarak Eyüp kitabı okunacaktır. Kilise görevlisi olan bir Rus zangocu, idareci coşkunluğu krizi yaşayarak, sonradan gelen bir İngiliz ailesini intizamsızlıktan dolayı kovar. Bu örnekten bağımsız olarak pasaj için çevirmen Hazal Yalın, sayfanın altına şöyle bir dipnot bırakmış:

"İncil'deki (ki İncil değil, hatta Tevrat -Tora- da değil, bu Eski Ahit'in bir parçasıdır) 'Eyüp' kitabından ayetler Rus kiliselerinde Büyük Perhiz'in son haftasında okunurdu. Dindar bir adam olarak Dostoyevski hayatı boyunca bu ayetlerin etkisi altında kalmıştır; 1875'te bir mektubunda şöyle der: 'Bu kitap... bende, daha neredeyse çocukken okuyup da ömrüm boyunca beni sarsmış olan ilk kitaplardan biridir."

Bu satırları okuyunca romanı okumaya devam edemedim. Ayracımı sayfanın arasına koyup kitabı masaya bıraktım ve Uğur dayımı düşündüm. Karacaahmet'te, Türk musikîşinas Nezih Uzel ile şu anda komşu sakini olan Uğur Birant. Bir yerde ne zaman Eyüp kitabı ve Kur'an-ı Kerim'den İnşirah Suresi mevzu bahis olsa aklıma Uğur dayı gelir.

Yıllar önce, koca tekstil fabrikasının batışı anındaki hallerini hatırlıyorum. Dişi tırnağı ile kayda değer bir zenginliğe getirdiği durumunun nasıl tuzla buz olduğuna ve bunu ruhunda ilmek ilmek nasıl hissettiğine şahit olmuştum. İstanbul boğazındaki yalısını satması, hastalıkla uğraşması, vd. Bir gün sofrada çok ayrıntılı ve incelikli bir şekilde anlatmaya başlamıştı. "Tabancayı alacaksın, şöyle tutacaksın", bir yandan eliyle tarif ederek gösteriyordu ve tabanca şeklindeki elini ağzını açarak alt dişlerine dayadı ve "işte böyle tutarak sıkacaksın" demişti. Bir doktorun tavsiyesi ile evde ya da dışarıda neresi olursa olsun aldırmadan içi sıkıldığı anda "oooh, ooof" diye sık sık bağırmaya başlamıştı.

Kendisine Eyüp kitabını ve İnşirah Suresi'ni okumayı tavsiye ettim. Beni teselli ediyordu. Uğur dayıyı ise hayli hayli ederdi çünkü Uğur dayının durumu Hazreti Eyüp ile oldukça benzerdi. Bu konu Kur'an'da çok kısaca anma babında geçiyordu, bu yüzden 42 bölümlük Eski Ahit'teki Eyüp kitabını okumayı önerdim. Orada uzun uzun, ayrıntıları ile anlatılır. Her türlü zenginliğe sahipken birden her şeyini kaybetmesi. Başta metanetle "O'ndan geldik O'na döneceğiz" demesi. Sonra kitabın 3. Bölümünde sövüp sayması, isyan ve feryat kısmı. Ardından toparlanması. Eski zenginliğinin kaybı, çoluk çocuk imtihanı, hastalıklar, akla ne gelirse, her türlü imtihanın en ekstrem halleri. Ve tabii "her zorlukta bir kolaylık vardır" ayetleriyle teselli veren İnşirah Suresi.

Uğur dayımın bir gün annemlere "Kaan bunları nereden biliyor?" dediğini duyduğum zaman tavsiyelerimin onu teselli ettiğini anladım. Sorusuna gelince, bir iç çektim o kadar. Bilmek, öğrenmek zorunda kalmak iyi bir şey mi kötü mü, gerisini çok kurcalamadım.

Bir varmış bir yokmuş. Dostoyevski'nin "...ömrüm boyunca beni sarsmış olan ilk kitaplardan biridir." dipnotuyla, işte bu garip duygularla kendimi bu yazıyı yazarken buldum.

Tabii Ecinniler romanı Dostoyevski'nin ölümden döndükten sonra yazdığı bir roman. Onun etkisi fazlasıyla hissediliyor. Aklıma mesela bir başka Türk musikîşinas olan Cinuçen Tanrıkorur geliyor. Uçak kazası sonrası ölümden dönünce tasavvufla meşgul olması. Tasavvufi besteler üretmesi. Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler'indeki keşişi Alyoşa. Uğur dayı. Harıl harıl Kur'an'dan bahsetmeye başlayan bir Uğur dayı. Zihnime farklı farklı isimler ve olaylar çarpıyor enstantaneler halinde. İnsana dair ortak bir hikâye var burada.

Biraz düşündüm. Baktım hayat devam ediyor. Romanımı elime aldım ve okumaya devam ettim. Pasaj ve dipnotu geride kaldı. Biraz ilerledim. Bu sefer başka bir yer gözüme çarptı. Orada ise başka bir hikâye yatıyordu. Uğur dayının mezarının daha ilerisinde yatan bir hikâye. Mazlum Birant. Anneannem Nurtan Birant ve kardeşleri olan Uğur Birant ile Olcay Birant'ın amcaları Mazlum Birant; babaları olan eski DP Konya Milletvekili Remzi Birant'ın da kardeşi Mazlum Birant.

Uğur dayımla olan konuşmalarımın yaşlarında değilim bu sefer. Baya küçük çocuğum. Hayal meyal hatırlıyorum. Hafta sonları Mazlum amca ziyarete gelirdi. Benim dayı, amca sözcüklerini kullanma alışkanlığım biraz farklıdır. Oraya takılmayın. Sürekli sigara içerdi ve o yoğun dumanların arasından koridorda volta atardı.

Adolf Hitler hükûmetindeki Nazi Almanyası devrinde eğitim görmeye Almanya'ya gitmiş. Hapse atılmış. Eğitimi de ve biraz da aklı bu yüzden yarım kalmış. Daha sonra sevdiği kız ile işsiz güçsüz olduğu için evlenememiş. Adı gibi bir hayatı olmuş Mazlum amcanın. Dostoyevski bugün olsa belki Karamazov Kardeşler gibi bir Birant Kardeşler romanı da yazabilirmiş.

Kaynak: Fyodor Dostoyevski, Ecinniler romanı, Can Yayınları, sayfa 79-80.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...