İNSAN kendini her daim hazır etmeli. Öyle yaşamalı ki artık kendi öznel yaşamında bulunduğu pozisyon itibariyle hazır hale gelsin. Hiçbir şey boşluğuna denk gelmesin. Bir okyanus ortasında bekleyip de hangi köpek balığı denk gelirse gelsin diyerek kala kalmasın. Böyle bir yaşantı olamaz. Saygı duymadığım tek kimlik, kişilik, yaşam tarzı bu. Saygı duymadığım ve var olmasını istemediğim ama hangi kimliğe bürünürsek de bürünelim her birimizin nüvesinde bulunan gayet de insani bir kusurdur bu diyelim. İnsani yanımıza mı savaş açtım durup dururken? İnsani yanlarımıza savaş açmak mantıklı bir şey mi? Doğaya karşı mı geliyorum? Aciz yanımıza?
Yine ve yine hepimizin yaptığı ama felsefi anlamda çok da üzerinde durmadığı bir mevzuya değinmek istiyorum. Aslında biz hep bir şeye vurgu yaparız. Konuşup ilgilendiğimiz ve savunduğumuz, daha çok konuştuğumuz şey aslında o uçsuz bucaksız olan çok geniş yaşamın hakikatinden bir parça. Konuşuruz, tartışırız ve sanki farklı şeyler söylüyormuşuz konumlarına düşeriz. Sanki hepimiz farklı bir köşeden birbirimizle didişiyor, kavga ediyor, öldürüyoruzdur. Hayatta kalma savaşı. Karnımız acıkıyor, etimiz acıyor ve bunları yaşıyor, hissediyoruz. Ekmek aslanın ağzında. Birbirimize dirsek atıp öne geçmeye çalışıyoruz. Elimizde bir parça var. Hakikatten bir parça. O parça bizim için haklılığını, en çok hissettiğimiz parça vasfında olmasından alıyor. En çok onu hissediyoruz. O köşeden bakıyoruz.
İşte bizim kıymetli vurgumuz. Kutsalımız. En hissettiğimiz. Tüm yaşam tecrübelerimizdeki acılarımızın toplanıp gölgesi altına aldığımız kutsal parçamız. Mitimiz. Bakış açımız, evet. Bizim parçamız olan mitimiz.
Bir huzursuzluk var mı? Bir şey var gibi değil mi? Şöyle bir durup düşünmek lazım. Ya da aynı soruyu farklı soralım. Bir huzur var değil mi? Ya da huzursuzluk. Artık pek de fark etmiyor. Oralarda bir şeyler dönüyor. Bir varoluşun yaşananlarının sonuçlarını seyrediyor gibi değil miyiz bu haller ile? Aklı başında bir insanın durup dururken neden boşluğuna gelsin ki bazı şeyler?
Ya boşluğuma geldi, gördün mü bak, tüh. Deriz ya hani. Bunun boyutları var tabii. Şiddetinin dereceleri var. Boşluğa gelenin şiddeti bazen bir yakalar tam yakalar, paçayı kurtaramazsın bir türlü. En baştan, çok daha gerilerden almak zorundasındır kendini ki boşluğuna gelmesin.
Tecrübe önemlidir diyip dururuz hep. Ancak bazı şeylerin tecrübelerinin ya geri dönüşü olmazsa? Öldün mesela. İyi tecrübe mi oldu diyeceksin öbür dünyada? Bir dahakine dikkat ederim mi diyeceksin? Bir de reenkarnasyon da yoksa hepten gitti gümbürtüye. Reenkarnasyon bile olsa hatırlamıyorsun ki sonraki yaşamını. Hadi bakalım al başına belayı. Boşuna mı tecrübe yaşadık. Geri verin tecrübelerimi. Bir de ağaç olarak gelsek bu hayata ohoo, artık kaç yüzyılda tekrar insan oluruz Allah bilir. Ağaç olunca iki saniye önceki tecrübeni de hatırlamazsın, hafıza yok ki. Rüzgâr esiyor sen de kollarını sallayıp dans ediyorsun, o kadar.
Boşluğuna denk gelmek dedik. İnsanı bu kadar da gerilere götürmese de insanı insanlıktan çıkaracak noktaya getirebilir. Mesela Masumiyet filmi. Zeki Demirkubuz'un şaheseri. Orada Bekir'in Uğur'a olan "hastalıklı" aşkı mevzubahis. Belki de aşkının hastalıklı olması onu gerçekten aşk yapıyordur. Anonim olan -küfür değil- o meşhur "Bir Şûhi Sitemkâr" adlı Elazığ türküsünde dendiği gibi: Sevdim seveli terk edemem hayır ile şerde, bir misl-i melek zar-ı peri hüsn ü beşerde. Çağdaş Türkçe'siyle: Bir kere sevdim mi iyiliğiyle kötülüğüyle bırakamam onu, meleğe benzer bir varlık, peri gibi güzel, insan güzelliğinde eşsiz biri.
Uğur, Bekir'in boşluğuna öyle denk gelmiş ki işi gücü çoluğu çocuğu olmasına rağmen her şeyi bırakıp Türkiye'nin öbür ucuna Uğur'a gidiyor.
Uğur'muş iş güçmüş çoluk çocukmuş bunlar hep sembol. Uğur, kişiyi kendinden uzaklaştıran herhangi bir şeyi sembolize ediyor. Evi yurdu düzeni de "aslında" daha az şiddette yine kendinden uzaklaştıran başka şeyleri sembolize ediyor. Yalnız şu var, çarparak "uyandırıcı" etki Uğur'da mevcut. Uğur'a olan aşkı kötü sonla bittiği zaman uyandırıcı bir etkiye sahip, diğer sıradan düzeninde bu etki yok, o iyice uyutuyor ama Uğur'a olan aşkı çok şiddetli olduğu için getireceği son da daha çabuk oluyor. Gerçekle yüzleşmesi daha hızlı. Fakat Bekir'e ne oluyor? Hangi tecrübeyi yaşıyor? Aşkının şiddeti çok yüksek, acısının da. Sonu intihar oluyor. Ölüyor. Peki ne oldu şimdi?
Oturup Bekir'i yargılayacak değiliz. Ne de Uğur'u. Uğur'un yaptığı iş Bekir ile olan hukuklarına halel getiren bir işti. O halelin dayandığı taban nedir? Sevgi, güven, sırt sırta vermek ve birbirlerine ait olmak. Bu durumda olup buradan parçalananlar çok fakat filmde o bile yoktu. Uğur zaten en başından Zagor'a aşıktı. Sadece Bekir'e biraz cilve yaparak onunla dalga geçti ve Bekir de âşık oldu. Uğur Zagor'un sürekli hapishane değiştirmesinden dolayı şehir şehir peşinde koştururken Bekir de Uğur'un peşinde koşturdu. Zaten daha en baştan burada her şey Bekir için karanlık. Bekir o karanlığın parlayan siyahına kapıldı. Boşluğuna geldi. Kayboldu. Sonunda da öldü.
Geldi, parçasından baktı hayata. Tüm tecrübelerini, acılarını, sancılarını o parçanın gölgesi altına aldı ve oradan baktığında zaten olağan yaşam sürecinde bir umut göremiyordu, böylece Uğur'u idealize etti, kurtarıcı gördü. Zayıf, hazır olmayan, yaralı, uzay boşluğunda süzülen o duyguları baktılar orada bir varlık var, hemen o varlığa tutunup oraya aktılar. Uğur da aynı şeyi yaşadı. Bekir'den farkı yoktu. Zagor'a karşı yaşadı o da bu süreci. O da kendi vurguları ile vardı. Vurguladığı noktalar hep kendi hissettiklerinden geliyordu çünkü etiyle kanıyla canıyla bunları yaşıyordu. Şimdi o parça onun için kutsaldı. Dışarıdan laf söylemek kolaydı.
Konuyu buraya kadar getirmişken artık ciddi bir çözümlemeye girişmemiz gerekiyor. Elimizde iki seçenek var ama üçüncüsü doğru olan. İkisi mümkünken üçüncü mümkün değil ama üçüncü mümkün iken diğer ikisi mümkün değil, yani aslında yoktur. Bu yüzden iki seçenek arasında üçüncü vurgusu yapıyorum.
Birinci seçenek aslında herkes kendince haklı deyip metni umutsuzluğa terk etmek. İkinci seçenek bir yazardan, bir dini otoriteden, bir ideolojik kalıplaşmış söylemden örnek alıp sloganla yaklaşmak ki bu konuya da metne de tecavüz olur; bu da metni umut görünümlü daha büyük ve hayal kırıklığı barındıran bir umutsuzluğa terk eder. Çünkü birincisi en azından konuyu anlamıştır ve çözümleyemeyerek umutsuzca kalır. İkincisi ise konuyu bile anlamamıştır. Bir çözümleyici söz, eğer metne nüfus edilmeden, metin ile eklemlenemeyerek kullanılıyorsa o slogana dönüşür, sloganları ayrışan ve gruplaşan taraftarlar kullanır ve taraftarlıkta düşünce olmaz. Düşünce serbest akmalıdır, yaratıcılık donmuş bir zihinde tecelli edemez. Böyle bir zihinden felsefe, sanat ve dinin nitelikli mistik derinleşmesi gerçekleşmez. Tasavvufi söylemleri ezbere kullanmak bile boş konuşmadır. Zaten konuya temas etmeyen konuşmalara Türk halkı hep aşina olmuştur. Bir konuşma bir kulaktan girip diğerinden çıkıyorsa o dinleyenin tembelliğinden değildir, anlatanın bir türlü bağlamı kuramamasındandır. Temas etmesi lazım çünkü. Nasıl bu metindeki her karakterin kendi parçası var yine kendisine temas eden ve bu temasa yakın kişilerle temas kurabiliyor, kendini yakın hissediyor. İşte bunun gibi.
İnsanı kanıyla canıyla etiyle hissettiği şeyler ilgilendirir. O zaman kulak kabartır dinler. Yetmedi peşinde koşar. Yahu burada beni özel olarak ilgilendiren bir şey var diye. Kayıp mı etti? Arar. Arayışa girer. Yıllar önce görüp de kaybettiği o güzeli hiç unutmaz. Güzel gelir çünkü tanıdıktır. Çocukluğundan beri tanıdığı hayata yakın biridir ya da fikir ya da bir şey ama cevaplar orada olabilir. Kim bilir? Ancak bir tek o bilir, kendisine bu durumun ne kadar anlamlı ve hakikatli geldiğini. İşte hakikat arayışı. Başka nereden olacaktı ya? Herkes kendisine verilen yaşamın bir parçası, vurgusu üzerinden takip eder bu hayatın basamaklarını. Kimi nasıl ve niye yargılayalım ki şimdi? En fazla yaptığımız -ki yapmayan sayılı insan var- kendi çıkarımıza uymayan yolları, fikirleri, kişileri yok etmeye çalışmak. Bu da bir temas. Fakat bazı insanlara inanıyorum ki nasıl ki hazır ve nâzır hale getirmişlerse kendilerini bu temaslarda bizim alışık olduğumuz gibi davranmıyorlar. Alışık olduğumuz gibi görmüyorlar. Belki kendi kabuğumuzdan çıkamıyoruz ama bu tür mümkünleri bilmek, görmek, işitmek de farklı kapılar açabilir zihnimizde. Kendimize ait olan o vurguyu belki de bir süreliğine rafa kaldırıp sakinleşerek başka açılardan da düşünme fikrini doğurabilir.
Vurgu kusur değil, insani bir yan ama an geliyor insani yan zannettiğimiz şeylerin bile "insan"a ait olmadığını anladığımız zamanlar olmuyor mu? Masayı dağınık bırakıp da her kusuru insan insandır diyerek ifade ettiğimiz anlar olduğu gibi insanın, insanlığın, insan kavramının daha bir farklı yorumunu getirmiyor mu kalbimiz? Bildiklerimizden sıyrılmış bir yorum. Okyanusun ortasında her an boşluğuna bir şeyin denk gelebileceği aciz bir varlıktan öte bir yorum. Yolların sonunun tabelalarından belli olduğu o dönemeçte tabelaları henüz okuma şansı var iken ve tabelaları okurken ki yorumun.
Tabelalar sloganlar haline gelmesin ya da herhangi bir yola kendimizi savurup gitmeyelim. Evet, en büyük öğüt yıkımdır. Ancak yıkılan toparlanır ve verilen öğütler bizzat yaşanmadan da idrak edilmez ama o soruyu soruyorum işte: ya Bekir gibi olursak?
Bazen eldeki yıkımlarla artık son şansını deniyormuş gibi yaşamalıdır. Belki bir sonraki yıkımdan sağ çıkamayacakmış gibi. Bu yüzden artık bir şeylerin boşluğuna gelmesine izin vermemelidir. Hazır hale gelmek gerekir. İnsanlık biraz da hazır olmaktır. Kasılmak, donmak değil. O, sloganlara hapsolanların işi. Hazır olmak şuurlu olmaktır. Vicdanı ve aklı ile vurgulanan parçaların insanlarını değil, üçüncü vurgunun insanını merkezine almaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder