Ana içeriğe atla

Dağcılık

DAĞIN zirvesine ilk kez çıkan birisi aşırı rahatsız olur. Kulakları ve başı zonklar. O kulaklar şehrin gürültüsüne öyle alışmıştır ki aşırı sessizlikle karşılaştığında şoka uğrar. Sıfır ses. Mutlak sessizlik. Hiçbir şekilde hiçbir yönden ses almamak. Hatta şehrin o susmayan alt plandaki uğultusu dahi yoktur. Dağın zirvesine çıka ine çıka ine bünye alışır elbette. Ama o ilk rahatsızlığın sebebi ne enteresandır ki normalleştirilmiş gürültüdür.

Ben şahsen sessizliği hiç dinlemedim. Ya da bir şeyleri dinlemeye ara vermek mi demeliyim? Hiç ara vermedim. Duymaya hatta. İşitmeyi durdurmadım. Kulaklarım hiç dinlenmedi. Gece uyurken dahi bu böyle. O zaman sessizlik içindeyiz sanıyoruz ama burada bile bir gürültü olduğunu, dip seslerin olduğunu mutlak sessizlikte anlayabiliyoruz.

Nasıl ayırt edebiliriz peki tüm bu farkları? Tek bir yolu var. Dağın zirvesine gitmek için yolculuğa çıkmak. Tırmanmaya başladıkça başta belki ayırt edemeyeceğiz çünkü henüz ton be ton, basamak basamak sessizliğin renklerini öğreniyor olacağız. Nota nota. Ayırt etme yetisi kulaklar her bir tona alıştıkça gerçekleşecektir. Ama ne kadar tırmansak da hep eksik kalacaktır bu. Tam ve bütün anlamında zirveye çıkmak zorundayız çünkü zirveye göre de o dağı tırmanırken öğrendiğimiz sessizliğin tonları birer gürültü. Tırmanma esnasındaki tonlara göre nasıl şehirdeki sesler çok daha yüksek birer gürültüyken bu sefer zirveye göre tırmanıştaki sessizlik mertebeleri birer gürültü.

Dağ tırmanışını yarıda bırakan çok dağcı var. Yorulurlar, üşürler, korkarlar, bünyeleri kaldırmaz, rahatsız olurlar. Geri dönen var, yaralanan var, ölen var. Bu yolculukta dağcılar elene elene belli bir sayıya gelir ve o grup da zirveye çıkar.

Dağa çıkmayı hiç aklına getirmeyenler vardır. Dağcılığı hiç düşünmeyen. Şehrin gürültüsü içinde devam eden. Şehre geri dönen dağcılar vardır. Yolu yarıda bırakan. Kimi bir daha yola çıkmaz. Kimi vardır yoldan dönerken bir gün hazır olunca tekrar yola çıkacağım diyen. Kimi de vardır zirveye çıkmış, orayı hazım etmiş, mutlak sessizliği tatmış ve dağa çıkış yollarındaki her tonu ve şehrin içindeki her tonu ayırt edebilen ve o bilgelikle şehre geri dönen. Zirveyi anlatamazlar. O sessizliğe kulakları hiç maruz kalmamış olanlar nasıl anlasın? Sadece zirveden dönenlerin hal ve tavırlarına, gözlerine, bakışlarına bakarak oradan ufak tefek numuneler alabilirler çünkü semptomlar oralardadır. Ama o kadar. Tabii bu bile kimilerini düşündürür dağcı olsam mı ben de diye. Yola çıksam mı diye.

Önce dağcı olmaya karar vermek, yolu bulmak, yola çıkmak, dağı bulmak, ardından dağın yamacından dağın yüksekliğini seyretmek, sonra dağa tırmanmaya başlamak ve zirveye ulaşmak. Her aşamada sesler değişiyor. Sadece dağın yamacına bile gelmek büyük fark yaratır. Ama dağın yarısını tırmanana göre bu bir fark mıdır? Farktır ama kale alınmayan bir fark.

Hiçbir şey işitmemek, işitme yeteneğin varken, kulakları sıfırlamak. Bugüne dek işittiklerinin tüm tesirlerinden kurtulmak. Onların tesiri yokken ben neymişim, kimmişim, ayrık iken nasılmışım, özgün ve öz halim nasılmış, bunun farkındalığını edinmek. Dış sesler ve tesirleriyle giyindiğimiz kıyafetleri çıkarıp çırılçıplak kalmak. İç sesin farkına varmak. Mutlak sessizliğin yani.

Bazıları zirveye çıkıp şehre döndüğünde bunu anlatma şevki duyar. Bazıları da bununla uğraşmak istemez ve her şehre döndüğü zaman tekrar zirveye çıkma planları yapar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...