Ana içeriğe atla

Dazai ile Uzaktaki Dağ: Sancıdan Vuslata Bir Yol

ÖNCE Osamu Dazai'nin, 1939 tarihli Joseito "Öğrenci Kız" novellasından bir pasaj paylaşacağım. Yazarımız 1948 yılında 38 yaşında intihar etmiştir.

"Kimse bizim çektiğimiz acıları gerçekten bilmiyor. Kimbilir büyüdüğümüzde, şimdiki acılarımızı ve üzüntülerimizi saçma bir şeymiş diye hatırlayacağız belki. Ama yetişkin olana kadarki bu uzun ve can sıkıcı dönemi nasıl yaşamamız gerekiyor? Bunu kimse söylemiyor. Kendi hâline bırakmaktan başka çaresi olmayan kızamık gibi bir hastalık mı acaba? Ama kızamıktan ölenler, gözlerini kaybedenler de var. Kendi haline bırakmak olmaz. Her gün böyle bunalıma girip, sinirlensek de aynı zamanda yoldan çıkarak geri dönüşü olmayan bir hâle gelen ve hayatları mahvolup altüst olan insanlar, intihar edenler var. İntihar ettikten sonra insanlar, 'Ah, biraz daha yaşasaydı anlayacaktı ama. Biraz daha büyüdüğünde kendiliğinden anlayacaktı,' diye üzüntülerini dile getirseler de olmuyor, keşke mevzubahis kişinin yerine kendilerini koysalar. O zaman o kadar acıya rağmen yine de sonuna kadar direnip, insanlardan bir şeyler duymak için kulak kabarttığında sadece kesin uçları olmayan doğrucu öğütler ve yatıştırıcı sözlerin tekrarlarıyla karşılaşmanın, biz gençleri ne kadar utanç içinde yolun yarısında terk edilmiş gibi hissettirdiğini görebilirler.

Biz sadece geçici heveslerin, ânı yaşamanın peşinde değiliz ama çok uzaktaki bir dağı işaret edip, 'Oraya kadar giderseniz, göreceksiniz', diyorlar. Pek tabii ki bunda da bir doğruluk payı olduğunu biliyoruz ancak sanki şu an çok kötü bir karın ağrın olmasına rağmen ağrıyı görmezden gelip, 'Hadi biraz daha dayan. Dağın tepesine çıkınca tamamdır,' gibi bir şey öğütlüyorlar. Kesinlikle biri yanılıyor. Kötü olan sizsiniz."

Bu can alıcı pasaj burada sonlanıyor. Sancısı olan dinlememeye karar veren kişidir. O sadece sancısını dinleyebilir çünkü. O sancı ki her sesi bastırır. Gökteki tahtından tanrı inip öğüt verse dinleyemez. Sancı tanrıdan bile gerçektir. Ama Tanrının verdiği bir gerçek. Lanetlenmek. Onunla kendini uyuşturacak her şeyi yapman için. Kendini. İnsan yanını. Çünkü sancıyan insan yanındır zaten. İnsan yanın bağırır. İnsan yanın nefessiz kalır. İnsan yanın yardım ister. İnsan yanın dua bağırır. İnsan yanının sancılarını görmezden gelip uyuttukça da semptomlar artar; uyuşmaya yönelik bir yaşam tarzına geçilir. Bu insan yanımızın görmezden gelinişinin bir rutine geçişidir artık. Vazgeçiş. Vazgeçişe ikna olmak. Bu noktada öğüt dinlemek madem mümkün değil, göğsünün ortasına bir şey oturmuşken, aynı şekilde bu nasıl ve niçin oldu gibi soruların peşine düşerek de bunun çözüleceğine inanmak mümkün olmamalı. Sancıyan insan hayatın bir yolculuk olduğunu kabul etmez. Ancak tersi istikametten de insan yanını daha sancır hale getirecek işleri yapma yolculuğuna çıktığını da her nasılsa kabul eder çünkü kendisi de bilir yaptıklarının bir işe yaramadığını ve karanlığı daha da zifiri hale getirdiğini. İnsan sancır. Zifiriliğin koyuluğunu arttırma yolculuğuna çıkar ve en azından bir fark yaratacağına inanır. Ancak nedense aydınlığın parlaklığını arttırabileceği bir yolun olduğuna inanmaz; kendi insan yanına ait olan. Aklıyla düşündüğünü sanır, insan yanı olan kalbinden düşündüğü gerçeğinden habersiz ve sadece akciğerinden nefes aldığını sanır ama asıl kalbinden nefes aldığından habersiz. Sancıyan insanın tek çıkış yolu vardır. Tanrının, sancıyan insanın elinden, kendisini uyuşturarak oyaladığı tüm oyuncaklarını elinden alması. Çünkü vasıl olmaz kimse hakka cümleden dûr olmadan. Sancıyan insan dinlememeye karar veren kişidir demiştik. Ki bu da kendi kendisine söylediği bir yalandır. İşin aslı şudur. Dinler de yola da inanır ve yolu da yürür. Ama hangi yolu? Fe eyne tezhebun? Nereye gidiyorsunuz böyle? Bu soru kıymetlidir. Bilinmezlikten gelen bir soru. Yürünen yol sancıyı daha da arttırıyorsa ya? Allah'ın kurtarmadığı vefasızlıksa ya? Her bir adım unutuşsa ya? Tıpkı Mecnun ve dişi devesinin çöl yolculuğu gibi. Mecnun (ruh)  Leyla'ya (hakikate, uzaktaki o dağa) doğru her adım attığında insan manen ruhlanır, ferahlar, açılır ama dalgınlaşıp (unutup, vefasızlaşıp) her ipleri devesine bıraktığında deve geriye doğru yani yavrusuna (nihilizm) doğru adım atmaya başladığında da deve ruhlanır, ferahlar, açılır ama bu sefer de insan sancır, ruh daralır, gönül boğulur. Maksat varmak (vuslat, kavuşma) değil, adımlamaktır. Nitekim her iki yolun sonu da hiçliğe çıkıyor. Önemli olan yolcudur ve yürüyüşleriyle hiç mi olacak hep mi olacak sorusunun cevabıdır. Vefa hatırlamaktan ziyade hiç unutmamak değil miydi? Allah kendisini hatırından çıkaranın, cümleye kul olanın hatırını, nefesini, huzurunu almaz mıydı? Geriye koskoca bir sancı kalmaz mıydı? O göğüs kafesinin içinde sancıyan insanın adı Muhammed Mustafa değil miydi? Her salavat ile sancısını dindirdiğimiz. Her seferinde daha da göğe doğru yükselmesi için dua ettiğimiz. Kendi karanlıklarımızdan göğe doğru olan. Ki nefes alabilelim diye. Sancı bunlara bile engelse dönüşü zor bir yol inşa edilmiştir (evet, ellerimizle) ki bu da ancak bir lütfu ilahinin (şakk-ı sadr) yetişmesi ile bertaraf olur ancak. Ancak ve ancak sancıyan insan hâlâ daha Allah haricindekilerin kendisine yetişmesini bekler durur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...