Ana içeriğe atla

Deveden Atlayan Mecnun: Aşk Hürmet İster

MESNEVÎ'DE deve ile binicisi Mecnun’un bir hikâyesi vardır. Mecnun ileri gitmek istiyor, deve ise gerideki yavrusuna dönmek istiyor. Bir ileri bir geri yol gidiyorlar sürekli.. Kendi yollarına akmak istiyorlar ama birbirlerine bağlılar. 

İnsan seviyorsa eğer bir yolunu bulur ve olmayanları oldurur. Olduramasa bile razı gelir olduğu kadarına ama hep sevdiğiyle kalır. Yakın olur. Âşığın önceliği sadece yakınlıktır. Yakınlığı kurmak ve o bağı kaybetmemektir. 

Aşk, hürmet ister; hem âşıktan hem mâşuktan. Edep ister. Yakınlık yani kurbiyet ister. Kurb’an olmayı ister; benliklerden. Kendi benliğinin merkezine birisini almak değil. Kendi benliğini kurban etmek. Orada merkezinde Allah vardır. Allah için de sever sevilirsin ve insanca davranır, insanca yaşarsın. 

Aşk arayı soğutmaya gelmez. Birinci öncelik olur. Aşk ayrıca batan şeylere de olmaz. Yarı yolda bırakan. Gelip geçen. Geçici. O Mesnevi’de geçen devenin aşkıdır. Mecnun’un aşkı değil. 

Aşk’ta hesap kitap olmaz. Bir adım sonrası düşünülmez. Gereken yapılır ve hayırlısı ne çıkarsa bahtımıza denir. Razı olunur çünkü önemli olan âşık ile mâşukun yakın olmasıdır. Gerisi, her şey ikinci plandadır. Aşk birinci önceliktir. Her şeyi unuttuğun andır. Hiçbir şey kalmaz. Yanar. Sen de yanarsın. Aşık maşuk kalmaz. Aşk kalır bir tek ortada. Hesaba kitaba gelmez aşk. Aşk ilahi aşk mecazi aşk diye de ayrılmaz. Aşkta nefsaniyet kalmaz. Aşk buna izin vermez. Hürmetsizliği kaldırmaz çünkü aşk. Nefs devedir. Yavrusunu özler. Ona gitmek ister. Deli gibi onu arzular. Aşıktır evladına. Bir de devenin binicisi vardır. O da devesi ile çölleri aşıp amacına ulaşmak ister. O binici Mecnun'dur. Aşka aşıktır o. Leyla'ya ulaşmak ister. Dişi deve ise evladına. Birlikte yol alırlar. Ne zaman durup dinlenseler ve Mecnun dalgınlaşsa deve gerisin geriye döner, tam zıttı yola doğru evladına gitmeye başlar. Mecnun kendine geldiğinde tekrar devesini Leyla yönüne doğru çevirir. Bu şekilde zaman geçer. Yolda Mecnun her dalgınlaştığı zaman devesi geri döner. Mecnun aşka ulaşmak istiyor. Aşka hürmeti var. Maksadı aşk. Hiçbir şeyin öneminin olmadığı makam. Her şeyi yok eden ve bir tek kendisi var olan aşk. Birincil öncelik. Var oluş amacı. Mecnun insanın ruhudur. Leyla Hakikatin, Hakk'ın kendidir. Ruh hakikate, Aşka çeker. Deve insanın nefsidir. Nefis de yavrusuna aşıktır. Yani nefis Aşkı istemez, onun öncelikleri Aşk dışındaki her şeydir. Nefsin yavrusu nedir ki? Nefis doğursa doğursa ne doğurur? Aşk doğurmaz. Aşıktır evet ama aşka aşık değildir. Yüzeyselliklere meyyaldir. Öncelikleri hesap kitaptır, çıkardır, kadındır-erkektir (ama insan değil), korkaklıktır, inançsızlıktır, Allahsızlıktır, umutsuzluktur, sevgisizliktir, Aşksızlıktır. Bu yüzden de Mecnun ve devesinin yolculuğu bir türlü sağlıklı ilerlemez. Birisi ileriye birisi geriye gitmek istiyor çünkü. Mecnun cünûn demektir. Yani delirmiş, aklını kaybetmiş, cinnet geçirmiş, cin çarpmış, cinlenmiş demek. Leyla'ya duyduğu aşk nedeniyle aklı başından gitmiş demek. Akıl yok yani. Hesap kitap yok. Korkacak bir şey yok. Çıkar yok. Kıyas yok. Deneme yanılma yok. Yarını düşünmek yok. Aşk şu andadır. Şu ana girersin ve orada yok olursun. Bir daha çıkmazsın. Orada güvendesindir. Hayatın tek anlam bulduğu yerdir. İç huzurunun oturduğu yerdir. Hayatın anlamsızlığından kurtulduğun yer. Ayrıca oraya girdikten sonra oradan çıkacak kimse de kalmaz. Benlik gider çünkü. Yok olur. Leyla gece demektir. Karanlık, bilinmez, gizemli güzellik. Maşuktur. Âşık olunan. Mecnun, dişi devesi ile uzun bir süre aşkından delirerek yola çıkar. Deve nefsi idi. Ama bakar ki devenin Leyla ile işi yok. Deve o yöne baktığında Leyla'yı en geri plana atıyor, başka hesapların peşinde, o kendi yavrusunun peşinde ve hatta Mecnun biraz dalgınlaşınca bile hemen Leyla'yı en arkasına atıp tam zıttı yere gidiyor. İşte! İşte o zaman, bir konuşma geçiyor aralarında: 

"Ey deve! İkimiz de aşığız fakat aşklarımız birbirine zıt, birbirine aykırı! Demek ki biz, birbirimizle yol arkadaşlığı yapmaya lâyık değiliz!.. Senin sevgin de yuların da bana uygun değil! O halde senden ayrılmam gerek!" Mesnevi Cilt 4, beyt 1542-1543 

Mecnun niye böyle der? Çünkü o bir şiir ile şiirlenmiştir. Başka türlü nefes alamaz çünkü. Aklı başka türlü çalışmaz. Aklı yoktur ki, aklı gitmiştir. Akıl onu boğmaktadır. O da aklını kaçırmıştır en sonunda. Cin çarpmışa dönmüştür. Cünûn olmuştur Mecnûn. İşte o şiirlendiği şiirlerin ruhunu taşıyan bir şiir: 

"Her şeyle olsan da bensiz olunca her şeyden mahrûmsun. Eğer hiçbir şeyin olmasa, benimle olunca her şeysin..." Hz. Mevlana'dan bir şiir / rubai. 

Deve niye Mecnun'un aşkını anlamaz? Onu da şiiri aşan şiirden alalım. Yani Mesnevi'den. Mesnevi şiirdir ama şiir gömleğini yırtıp bağrını açmıştır. Yakasını yırtmıştır. Buna sebep de aşktır. Aşk bir kalıba girmez. Birincil sebeptir. Şiir ikincil sebep kalır. İkincil olanın da kıymeti yoktur. Tıpkı devenin Leyla'yı ikincil sebep kılması gibi. Devenin birincil sebebi kendi yavrusu idi. Mesnevi 6. Cilt ve 1966. Beytinden itibaren: 

"Akıl, hiç ümitsizlik yolunu tutar mı? O tarafa koşmak için aşk lazımdır ki, başını ayak etsin de koşup gitsin. 

Hiçbir şeye aldırmayan aşktır, akıl değil... Akıl, yararlanacağı, fayda elde edeceği şeyi arar. 

Aşk yılmaz, yanar, yakılır ve canını sakınmaz. Utanma ve sıkılma da bilmez..." 

Kendini kaybedecek kadar âşık olmak dışındaki tüm sosyalleşmeler çıkar odaklıdır. Bir yaştan sonra âşık kişi insandan vazgeçip aşktan vazgeçmeyebilir. O zaman bu aşk insan, hayvan, eşya, vs. olmayan başka bir şeye yönlenir; bir meraka, bir arayışa, bir yolculuğa, bir hakikate... Bu aşk yolcusu aşığın bundan sonra bu yolda yoldaşları da olabilir ama aşkın kendisi olamazlar artık. Âşık batanları bırakmış, yolda bırakanları, yoldan çevirmeye çalışanları bırakmış ve hakiki aşkın peşine düşmüştür. 

4. Cilt 1549. Beytten devam ediyoruz: 

“Sonunda Mecnûn (yâni dertli rûh) ayrılık ateşinde o kadar çok yandı ki, dayanamıyorum diye kendini beden devesinin sırtından fırlattı attı. 

O geniş çöl Mecnûn’a dar geldiği için bunaldı da kendini taşlık bir yerde deveden aşağı attı. 

Yiğit Mecnûn kendini öyle hızla ve sertlikle taşlığa attı ki, Allah’ın kazâsı ile ayağı da kırıldı. 

Ayağını bağladı ve; “Top olurum da, onun çevgeni önünde yuvarlanır giderim” dedi. 

... 

Bu yolculuk Hakk sevgisinin çekişi ile olur... 

... 

Aslında bu çekiş... Ahmed’in (a.s.)... çekişidir...” 

Geldik yine muhabbete. Muhammedi muhabbete. Aşkın aslına. Tek bir nûra. Bir tabir vardır: Alaim-i Semâ. Semanın alametleri yani göğün işaretleri, ayetleri anlamında. Artık alemsema dediğimiz gökkuşağı. Gökkuşağı tek bir renkten gelir. Renksizlikten. Beyaz ışıktan, nurdan. O Muhammedi nurdur. O ışıktan 7 ışık türer. Gökkuşağının renkleri oluşur. Dıştan içe doğru bu renkler kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert (çivit mavisi) ve mordur. Mor önemli bir renktir. Geçiş yeri gibi. Morun da ötesi vardır ki orası artık renksizlik alanıdır. Yani aşığın aşkından yanıp kül olduğu alan. Aşığın maşuğun kalmadığı alan. Sadece aşkın kaldığı alan. Renkler dıştan içe doğru gittikçe nâr nûr olur, dereke derece olur. Aşık yola revan olur. Deveden atlar. Ayağı kırılsa da atlar çünkü nefes alamaz. Çöl dar gelir. Yol yormaz ama âşık deveden inmedikçe bizzat yolu yorar. Yolu yoran ise Mecnun değil devedir, yavrusuna dönmek isteyen deve. O kıymetsiz yavrusuna. Beş para etmez yavrusuna. Mecnun deveden atladı ve deve de kendi âşık olduğu şeye gerisingeriye gitti... 

Mecnun deveyi terk eder. Aşkta iyice yoğunlaşır. İç âleminde yaşadığı huzur ve tatmin ve bağımsızlık alabildiğine kuvvetlenir. Hiçle hiç olur. Sonra hep olur. 

Mecnun deveyi terk etmeseydi ne olurdu peki? Burada Osamu Dazai’nin İnsanlığımı Yitirirken romanı akla gelmeli. O romanda devenin aşkını görebiliriz. Deveden inmeyen Yozo’nun aşkı. Hakiki aşka hürmet etmeyen Yozo’nun aşkı. Elbette romanda deveden, aşktan, Mecnun’dan bahsedilmiyor. Ancak Mecnun’un hikâyesini bildikten sonra o romanı okuyunca Mecnun’un deveden inmeyen halini adım adım görebiliyoruz. Yozo o aşkın peşinde koştukça insanlığını kaybeder. Kendi gönlünün içini boşaltır. Huzur ırmaklarını akıtır. Tüketir. Kendine bir şey kalmaz. Kaybolur. Her bir fahişeyle birlikte oluşla, her bir içki gecesi âlemiyle, her bir başka savrulmalarla içindeki boşluğu daha da büyütür. Boşluk öyle büyür ki Yozo’yu yiyip bitirir, ta ki malum sona kadar. Nitekim romanda ima edilen malum sonu romanın yazarının kendisi bizzat yaşamıştır. Hep olduğunu sanırken hiç olur. Dışını doldururken ve oyalarken o görmezden geldiği samimiyete, aşka, hakikate olan ihaneti ile aslında kendi gönlüne ve iç huzuruna ihanet ettiğinin farkına varmaz. Yavaş yavaş kendi çıkmaz sokağının duvarlarını örer; en sonunda nefessiz kalacağı! Çünkü Yozo insan olduğunu unutmuştur. Gönlün aşkla dolması gerektiğini. Yanması gerektiğini ve bu şekilde de kalbin arınması gerektiğini. Mecnun’u ise aşka olan hürmeti kurtarmıştır. Maşuka (Leyla) ya da aşıka (Mecnun) olan hürmet değil, ikisini de en sonunda yok eden Aşk’a olan hürmeti. Çünkü edep bu yolun başıdır. 

Gönül kırılmaya gelmez. Dönüşü de olmaz. 

İnsan kendisini deve üstünde devenin yavrusuna doğru koşarken bulabilir Allah korusun. Bir anlık gevşemeye, dalgınlığa, şımarıklığa bakar. Nihilizmin kucağına doğru. Önce hep olmak isteyen sonra hiç olur. Yozo gibi. Önce hiç olan ise sonra hep olur. Mecnun gibi. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...