SÜREKLİ ve baskın bir şekilde rutinlerimi aynı ritim üzere sürdürmüyorum çünkü arada zihnin nefes alması ve kendini yenilemesi gerekiyor. Hazımla alakalı bir şey bu. Açılmak ve merkeze dönmek üzerine düşünüyorum bu aralar.
Bastırılanı ifade mevzusu mu yoksa duygunun altındaki alevi, manen söndürme mevzusu olayı mı, bu ikilem üzerine olan sorgulamayla nereye varabiliriz? Şimdi geldiğim nokta şu, yine insan açılacaktır ve açılmalıdır ama bu sefer bastırılanı ifade için değil, belki yön yine oralara doğru ve oralardaymış gibi olacaktır ama bu sefer o duyguların altındaki alevin çözümlenmesi için açılmak. Burada psikolojinin sebep sonucunu tespit etmekten bahsetmiyorum. Daha manevi bir halden bahsediyorum.
Tabii bir akış ve hareket gerekiyor. Bu olmazsa olmazdır. Eğer bunu iyi anlayarak kontrollü bir yönlendirme sağlayamazsak duvara tosluyoruz ve kontrolsüzce akıyoruz. Sonra gelsin Fikret Kızılok'tan İnişlerim Çıkışlarım.
Sınırını belirlemek, hayır demek, kendi değerini bilmek söylemi kısmen doğru. Nefsini de temize çıkartmamak koşuluyla. İnsanlar olarak hepimiz yavan bir bağlanma veya birbirini itme refleksi içinde yaşıyoruz. Çok yalancı bir hayatın içindeyiz gerçekten. Böyle bir hayat ortamında kendi değerini bilmek nefsinin değerini bilmeye dönüşmemeli. Kendi değerini bilmek kendi insani ve hakiki değerlerini bilmeye dönüşmeli. Bu böyle olunca başkalarına hayır deyip sınır koymak nefsine göre değil değerlerine göre olacaktır. Çünkü nefsine göre hayır dersen bir başka sefere de nefsin için evet dersin ve bu bir dengesizliktir.
Hayır diyerek itmek ya da evet diyerek bağımlı olmak; bu dengesizliğin ortasında bir duygu vardır kontrol edilemeyen ve bu duygunun altında da bir alev yapı vardır. Bu alevi sadece manevi su söndürür. O zaman insanlar nefsani duygularla değil Hak ile bakmaya başlar çünkü gözün içindeki gönül gözü açılmıştır. Duygu perdesi kalkmıştır. Bu böyle olunca da adil ve şefkatli olunur. Hem başkalarına hem kendine. Ancak bu böyle olmazsa yalnızlaşma ve zulüm ortaya çıkar. Kaçınılmazdır. Gönül gözü açılacak ki insanı insan gibi görebilelim. İnsanı insan gibi görmek insanda Hakkı görmektir. Hakkını vermek böyle mümkün. Yoksa duygu perdesi altında ne Hakkı ne insanı görebiliriz. Varsa yoksa kendi duygusal arzularımızı görürüz. Herkes ve her şey birer nesne halini alır. Kişi kendisini dahi nesne haline getirir. Çünkü kendini kendin için bile düşünemez hale gelirsin.
İşte Freud bu duyguya takıldı. Tasavvufta bahsedilen 7 nefis mertebesinin 1. mertebesini mutlak olarak insanın yegâne psikolojisi belledi. O duygu altındaki alev dediğim mertebe. Burada takılı kaldığımız zaman, buranın insanı olduğumuz zaman, evet, ya duygularımızı bastırırız ya da bir yolunu bulup ifade ederiz. Bir şey varsa ya bastırılır ya ortaya çıkar. İnsanın ruhi yanını, kalbi yanını, sezgisel yanını hiç hesaba katmayan bir anlayış. Zaten Freud'un talebesi olan Jung, hocasını bu noktadan eleştirmiyor muydu? Tabii ben Jung'un asıl etkilendiği William James'i tercih ederim; Amerikan psikolojisinin kurucu babası. Dinsel Deneyim Çeşitleri adlı bir şaheseri vardır. Defalarca hatim ettim. Tam bir şaheser. Ayrıca çok da dürüst. Kitabın bam teli noktası olan mistik inisiyasyon kısmında bazı kişilerin neden olumlu anlamda mânen dönüştüğünü ve bazılarının neden dönüşemediğini ve mistisizmden faydalanamadığını "açıklanamaz" olarak ifade eder. Kestirip atmamış ve gerçek bir bilim insanı gibi yaklaşmıştır. Freud geleneği ise insanın bu yönünü ve katmanını direkt eler.
Garip bir yeni idrak. Fransız İhtilali’nin zemin hazırladığı ve Dua-Eden-Dünya’ya alternatif bir anlayış yerleştirmeye çalışan eksik-insan-tanımı; e eksik olduğu için haliyle de ruhen-sakat-insan-tanımı. Her şey köşeli, her şey kuru, her şey tanımlı ve her şeyin insafsız olduğu bir idrak. Herkes ve her şey nesnedir. Fayda içindir. Kullanılır. Kendin dahil, her şey bir pazarlama aracıdır. Huzurun değil “mutluluklar”ın hedeflendiği bir dünya. Böylece sürekli tetikte tutulan zihin ve duygular insanın içindeki o hem manevi hem psikolojik ve hem de felsefi varoluşsal boşluğu kişiye unutturur. Zihin tetikte tutuldukça da o içteki kuyunun boşluğu daha da derine kazılarak boşluk büyütülür. Bu süreçte herkes bu gayri insani sisteme entegre olmaya çalışır. Çağın insanı artık ilaçlarla ayakta durmaktadır. Kendi normaline entegre olmak için değil, kendisini hastalandıran sisteme yetişmek ve entegre olmak için. Halbuki kuyu gittikçe genişlemekte ve derinleşmektedir ama bu süreçte insan ruhen ve bedenen sakatlandığının farkına varmamaktadır.
Manevi beslenme olmadan gerçekleştirilen entelektüel derinleşmenin ulaşacağı en kemalli hâl intihardır. Bu manevi yolculukla gelen fenafillah halinin sakatlanmış halidir çünkü manevi boşluğu yani nihilizmi insan bedeni kaldıramaz. Bunu derin yaşayan intihar eder.
Dostoyevski bunu Ecinniler romanında anlatır. Hazreti İsa olayından örnek verir. Cinlerin (nihilizmin) domuzlara girmesi ile hepsi kendini uçurumdan aşağı atar (intihar). Hazreti İsa bir adamdan alır bu cinleri. O adam bunlardan kurtulup da sağlığına kavuşunca huzurla Hazreti İsa'nın dizi dibine oturur. Ben bu entelektüel serüvenle ulaşılan intiharın artık nefsin tatmini mümkün olmadığında gerçekleştiğini düşünüyorum.
Çünkü nefsine kapılan bilinç, içinde genişlettiği o boşluğu sürekli dibe doğru kazar. Gün gelir tatmin olmaz. İmkân da kalmaz. Para imkânı olanlarını biliyoruz zaten, bu imkanları Epistein adasında nasıl geliştirdiklerini. Nesneleşmiş bir şuurun tek derdi içindeki boşluktan daha nasıl kaçabilirim sorunun cevabını bulmaktır. Bu insanlar para ve imkân sahibi ise bu cevap için yaratıcılıklarını kullanırlar. Herhangi birisinin zevk ve arzularından tatmin olmazlar. Bize ekstrem ve dehşet gelen şeyler onlarda normalleşir. Çünkü insani hisleri kalmamıştır. Hissetmezler. Kendini yaralamak gibi. İçteki boşluk o kadar derindir ki artık bedenen kendine zarar vererek uyarılmaya ihtiyaç duyulur.
Epstein adasında ne oluyor? Pedofili oluyor, yamyamlık oluyor, kendine ve başkalarına zarar verilen, türlü cinsel motifli akla hayale gelmez deneyler, yaratıcılıkla uygulanıyor. Bu insanlar yeni dünyanın en zengin üst sınıfı. Bize attıkları zevk kemikleri zaten medyada ve çeşitli film platformlarında mevcut. Biz onlarla ve yüzeysel ilişkilenme biçimi olarak birbirimizle oyalanıp iç boşluğumuzdan kurtulmaya çalışırken, onlar da tıpkı teknolojik gelişmeleri önce icat edip kendileri ileri düzeyini yaşayıp ama o esnada da bize daha eski modellerini sunmaları gibi, zevk ve arzularda da önce kendi yeni icatlarını yaşayıp bize kemiklerini atmaktadırlar.
İki dünya var. Mutlulukları hedefleyen dünya ile huzuru hedefleyen dünya. Birisinde mutluluklara tutunmaya çalıştıkça huzur kaybedilir, birisinde de huzur elde edildikçe mutluluklara ihtiyatla yaklaşılır. Nihilistlere savaş açan ve manevi beslenmenin elzem olduğunu ifade eden Dostoyevski'nin (ayrıca benzer yaklaşımdaki Balzac'ı da çok severim) Ecinniler romanının başındaki pasajı tekrar hatırlayalım. İntihar edilse de veya edilmeyip mutluluklar peşinde koşulsa da bu, uçuruma doğru koşan domuzların halidir.
“Orada, dağın yamacında otlayan büyük bir domuz sürüsü vardı. Cinler, domuzların içine girmelerine izin vermesi için İsa’ya yalvardılar. O da onlara izin verdi. Adamdan çıkan cinler domuzların içine girdiler. Sürü dik yamaçtan aşağı koşuşarak göle atlayıp boğuldu. Domuzları güdenler olup biteni görünce kaçtılar, kentte ve köylerde olayın haberini yaydılar. Bunun üzerine halk olup biteni görmeye çıktı. İsa’nın yanına geldikleri zaman, cinlerden kurtulan adamı giyinmiş ve aklı başına gelmiş olarak İsa’nın ayakları dibinde oturmuş buldular ve korktular. Olayı görenler, cinli adamın nasıl kurtulduğunu halka anlattılar.” Yeni Ahit, "Luka İncili", 8:32-36
Kaynak: Fyodor Dostoyevski, Ecinniler romanı, Can Sanat Yayınları, çev. Hazal Yalın.
Yorumlar
Yorum Gönder