GERÇEKTEN üretime geçmeyince içte baskılanan itki ruh halini karanlığa çeviriyor. Bu ister yazarlıkla ilgili olsun ister de diğer yaratıcılık içeren herhangi bir sanat dalıyla ilgili olsun. O karanlıktan boğularak bakılan ruh hali elbette neye dönüştüyse yine kendisi gibi olan aynı çeşit boğulmaları görmeye başlar. Hiçbir yerde ümit görmez. Suçlaması da kendi halidir. Çünkü girdiği halde ümit yoktur ve bunu kendi kendisine yapar.
Nasıl yaptığını da bilemez, bu yüzden ayna olanları suçlar. Aynada ise yine kendi bu halleri vardır. Kendi asli hüviyeti değil çünkü kendi asli hüviyetini de boğmaktadır. Yani o parlayan yaratıcı yanını. Boğulan odur. Izdırabını ise kendisi çeker. Bu bir nevi bedel ödemektir. Sen beni boğarsan beni de seni yaşatmam. Yaşamak mı istiyorsun bu hayatta ölene dek kendini uyutacak işlerle ve zaman geçirmeyle lanetlendirildin. Seni lanetliyorum. Şimdi istediğin kadar debelen. Mübarek olsun yeni yaşamın diye bizle konuşulur sanki.
Gardıroba katlanarak kat kat üst üste kaldırılan kıyafetler gibi üretim gerçekleşmedikçe duygular da böyle katlanarak kat kat ve üst üste gardıroba kaldırılır ve kişi boğulur. Boğuldukça elinden bir şey gelmez ve elinden bir şey gelmedikçe de bu hayatta anlam bulamaz. Geldik yine nihilizmin serin sularına.
Tamamen psikolojik düzlemde yaşıyoruz. Her şey duygusal. Fikirleri falan çöpe atın. İyi hissediyorsan hayat anlamlıdır, kötü hissediyorsan anlamsız. İyi hissederken teoriler, fikirler, felsefeler kimin umurunda? Dertli insanın işidir arayışa çıkmak. Dertlerinde boğulan insan çok okur, arar, oraya buraya sorar, araştırır. Adalı Niyazi ne diyor? Delil arardım aslıma diyor. Tamam, hadi bir hakikat var diyelim, asli hüveyim de var, anladık. Hadi o da kabul. Peki bunun delili ne? Bir delil olması lazım. Kötü hissediyorum. Şimdi hangi cevap önüme gelse umurumda olmayacak. Delil dediğin insanı çarpar, baştan doğman gerekir. Delil ne? Sonraki cümle yine sinir bozucudur, aslım bana delil imiş der.
Böyle şiirleri eğer bir yerinden yakalayamazsak baştan aşağı sinir bozucu bir hale gelir. Sonraki satırda diyor ki, sağa sola bakardım, aranırdım, bir dost yüzü görsem diye. Yani bana şu delili gösterecek birini arıyorum. Göstersin de ben de kurtulayım o da benden kurtulsun. Sonra diyor ki ben dışarılarda, orada, burada, şu kitaptan, bu öğretmende vesaire arardım ama o benim ta canımın içindeymiş. Geldik yine sinir bozucu içine bak, özünde mevzusuna. Cem Yılmaz diyor ya Hindistan'a gittik hayatın sırrı için. Guru bana içinde içinde dedi. O kadar yolu içimde mi geldim ben diyor. Yani içinde demenin ne anlamı var? Van Gogh filminde de ressamımız diyor ya aynı şeyi tekrar ediyorsun içine bak diye diye, tekrara düşüyorsun.
Bu yazının devamı daha sinir bozucu olacak, o yüzden isteyen dağılabilir. Şiirin başına döneceğim çünkü. Derman arardım derdime. Benim bir derdim var, boğuluyorum. Beni açacak bir şey lazım. Derdim bana derman imiş. Meğer bunu açacak hiçbir şey yokmuş. Benim daha da boğulmam gerekiyormuş. Çaresizlikte dip yapmam. Beter olmam. Ümitsiz kalmam. Elimden hiçbir şeyin gelmemesi. Bir başıma kalmam. Ezilmem ve aciz olduğumu görmem ve dahi kimsenin de buna bir çare bulamayacağını idrak etmem gerekiyormuş. Şiir sonra yine delil mevzusuna geliyor, oradan devam ediyor.
Benim için bam teline geldik bile şiirin. Derdim bana derman imiş. Tekerleme gibi, deyim gibi kullanılması aptallıklarından sıkıldım. Hatta bu şiirin okunmasına dahi sinir olurum çünkü hayatımız deyim olmuştur. Tamamen sloganlarla yaşıyoruz. Sloganlaşan her şey de çirkinleşir. Ruhunu kaybeder. Bir kiliseye dönüşür. İsa'sı olmaz. Kafes olur. Kuş olmaz. Yine de sinir olduğum şeyi yapmak zorundayım. Dert derman olmuyorsa o sahici bir dert değildir. Dert insanı çökertmiyorsa, hala diplerde umut kırıntısı buluyorsa ondan dert olmaz. Dert, insanı sürekli çevresinden dolanıp dolanıp dolaylı yaşamaya sebep olduğu asıl yüzleşmesi gereken şeylerle yüzleşmeye mecbur bırakan şeydir.
Bu yolda da sezgilerine güvenerek yürürsün. Bir mistiğin nasıl sezgilerine güvenerek yürüdüğünü düşünürsem aynı şekilde bir bilim insanının da inandığı bir teori doğrultusunda sezgilerine güvenerek yürüdüğünü düşünürüm. Bu hayatta net ve kesin hiçbir şey yok. Sadece yürüyoruz. Sağduyu ile yürümeye çalışıyoruz. Aklı selim ile. Dine imana de yönelsek, bilime de ya da başka alternatiflere de yönelsek hep yarım kalıyoruz. Hep bunlar dışımızda kalıyor. Hiç bize ait olmuyor. Yol dediğin insanı adım attıkça yüzleştirir, boğulmalarından sıyrıltır ve sanatkârca üretime geçirir. Bu nasıl olur? Hiçbir cevap tatmin etmez çünkü hepsi dışımızda kalır. Bize ait değildir. İçimize dokunmaz. Biz içimize dokunabildik mi de cevaplar dokunacak? Cevapların hepsinin canı cehenneme. Şair ne demiş? Gezerken yağmurda rüzgârda karda, içimde güneşi yakar giderim. Ömrümü boğan karanlıklardan, ben bir şimşek gibi çakar giderim. Başka bir şair diyor ya biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun. Ben de manifestomda yazdım. Bu dünyadan artık intihar ediyorum, satırlarda nefes alacağım sadece diye. Biraz dinlemek ve koklamak lazım havayı. Bir şeylere hep itildiğini hissetmek lazım irademiz dışında. İtiliyoruz. Elimizde değil. Geldik ve gidiyoruz. Bu gidişte kendimize ait yollarımız var, nevi şahsımıza münhasır olan. Neden buralardan geçtik, bilmiyoruz. Sadece itiliyoruz. İfade gerekiyor. Üretim gerekiyor. Yaratmak gerekiyor. Bu kadar mı? İfade ettikçe katlanan kıyafetleri açarız. Teker teker. Ta en alttaki bizim bile unuttuğumuz en bastırılmış ve gizli duygular ortaya çıkana kadar. Ve genelde oradan korkarız zaten. Büyük yüzleşmedir orası. Sonrası yok mu? Hep bir yaranın, travmanın ifadesi olarak mı kalacak sanat? Sanat bu kadar ucuz mu? Tamam, hastalıklı ruh hallerini ifade ettik. Ortaya bir resim çıktı. Onun ifade ediş şeklindeki hünerdeki sanatçılık da ortaya çıktı, peki. Burada kalınacak mı peki? Sanatın kendi ya da sanatçılığın kendi nedir? Özü nedir? En alttaki kıyafet de açıldı, bitti. Peki sonra?
Sonrası merkezini ele almaktır. Merkezine hiçbir şeyi koymamak. O sanatkâr yaratıcılığın beslenildiği nokta. Bu konuda dağdaki manastırında yaşayan keşiş örneğini verebilirim. Her şeyden uzaktadır ama her şey kalbinde ve zihninde ve duygularındadır. Halbuki bunlarla dirsek temasında bulunmak gerekir hep. Elinle yoklaman. Tartman, ölçmen ve duruma göre de kendine çeki düzen vermen, kendini baştan çek etmen gerekir. Bir hücrede kendi hayal aleminde bu nasıl olacak? Sanatın işçiliği temasla gelişir. Sadece öz değil, kabuk da çok mühimdir.
Merkezine, özüne hiçbir şeyi koymayarak değerini parlatırsın. Kendini paspas etmez, değersizleştirmezsin ama orası da yeterli değil. Ölecek gidecek olan şeyin değeri ha parlamış ha solmuş ne olacak yani? Varoluşçuluğun ne anlamı var? Hayat anlamsız ama yine de pozitif olalım ve gayret edelim. Ne kadar garip bir düşünce bu. Ne anlamı var? Gelmek istediğim nokta tapınma da değil. Gökte Allah. Her şeyi o yönetiyor. Ona tapınalım. Ne farkı var? Yine dışımızda kalan bir cevap bu. Ne yani annemiz babamız memnun olsun diye, milletimizle bağ kuracağız diye bu kelimeleri kullanmak zorunda mıyız? Bunun seküler versiyonları da var tabii onay görme açısından. Orada da başka bir ruh hastalığı. Neyse, konu dağılmasın. Ben kapıda beklemeye değil, kapının doğru noktasında durup cereyanı hissetmenin gerektiğinin doğru olduğuna inanıyorum. Yani diyorum ki Godot gelir. Godot gelmiyor çünkü uzaktan gördü bizi. Kendisini kullandırmak, istismar ettirmek, ezdirmek istemiyor. Godot başını dinlemek istiyor. Godot ancak biz kıyafetleri tamamen gardıroptan atıp, yaratıcılığımızı üretimle ortaya koyup o boğulmalarımızdan kurtulduğumuz zaman gelir. Geliyor da. Yolda. Aksi halde Godot da gelmez, hayat da anlamsızdır, intihar da haktır. Ama o noktada bile her şeyden şüphe eden ve hiçbir şeye inanmayan Yeraltı karakterimiz neden bir an şüphe etmesin o gölün dibinde boğulma kararlılığından? Peki benim derdim beni uyandıracak kadar güçlü değilse ne olacak? Şimdi bu konu uzun ve karışık. Bazı meczuplar ve deliler var dert tasa artsın diye dua eden. Böyle değişik zevkleri olanlar var. Bunun cevabı da yok ama kendisi cevap olan böyle deliler var. Varlıklarını bilmek bile aslında kendi bulunduğumuz ruh hallerinden şüphe etmeye kapı açıyor. Sadece o açık kapının eşiğinde dururken hafif kıpırdanmak gerekiyor nereden cereyan yerim diye.
Hep yarımız çünkü henüz tam olandan beslenmiyoruz. Dinamik olan ve tükenmeyenden. Delilerin, mistiklerin, şairlerin ve hakiki sanatçıların ilhamını aldığı o büyülü diyardan. Yarımlık asla diğer yarımızı bularak tamamlanmayacak. Hayatına zorla birisini almaya ve tam hissetmeye çalışan herkese şimdiden geçmiş olsun. O asla gerçekleşmeyecek. Anlaşılması gereken şey belli, diğer yarımızı bulmak değil, bizde bulunan yarımı da tüketmek. O da ancak üreterek olur. Üretmekle de kalmayarak, devam etmek. Ta ki üreten de kalmayana dek. Bir şey daha: Bizdeki yarımı tüketircesine üretimde henüz kabuk gelişmemişse bile yani sanatın ifade şekli gelişmemişse ile sanatçı neyi ifade ettiğini bildiği için o kendi katarsisini yaşar. Entelektüel hazzın aradığı şeyi. Kendi yokluğundan hakikati devşirir. İşte intiharın hakikati. Ulaşılmak istenen ev. Safe place.
Kınalıadalı Şefik Can’ın Türkçe’si ile Mesnevi’nin III. Cildinden devam edelim. Beyt 2039. “Bir kara sevdaya tutulmuş abdalların sözlerinden bıktık, usandık. Yakınınızda bağ, bahçe var, sizler için sofralar yayılmış, diyorlar. Hani, nerede sofralar? Gözlerimizi ovuyoruz da bakıyoruz ki, burada bağ, bahçe yok; yakıp kavuran kuru bir çöl, yâhut da zor, sarp bir yol. Şaşılacak şu ki bu kadar uzun dedikodu, nasıl olur da asılsız olur? Peki bağ, bahçe varsa nerede?” Hikâye odur ki bu konuşmalara şahit olan peygamberler varmış. Peygamberler de şüphe etmişler. Beyt 2035’te. Hak vermişler. Tam da hak veremiyorlar ama. “Biz mi delirdik? Şeytan başımıza mı vurdu” diyorlar beyt 2025’te. Godot niye gelmemezlik etsindi ki? Göz güneşleşmeden nasıl güneşi asla göremezse ruh da güzel olmadan güzeli göremez diyen Plotinos o Dokuzluklarında ne demek istemişti? Belki de beyt 1925’e dönmemiz lâzımdır. Hoş bir hâle geçen Dakûkî hakkındaki anlatıma: “Bir yerde az otururdu. Bir köyde iki günden fazla kalmazdı. Bir evde iki gün kalırsam derdi, oranın sevgisi gönlümde alevlenir.” Ama ben... “Gönlümü hiçbir yere alıştırmam, hiçbir yere takılıp kalmam.” Ve böylece ancak böyle Godot olarak kendime gelirim. Yoksa niye gelmeyeyim?
İnancım odur ki sanatçı yaratıcılığın sevgisi dışındakilere gönlü kaptırmak onu ele almayı kaçırmaktır. Gardıroptaki katlı kıyafetlerden bahsediyorum. Boğulma halleri ızdırap verir ama farklı bir hazzı da vardır. Burayı muğlak bırakıp devam edelim -dağılacağım yoksa-. Felsefi anlamdaki derinleşme kavramlarda olur, sanatçı ise bu derinleşmeyi düşünmeden sezgisel olarak yaşar. Sanatçı inceldikçe derinleşir. Sanatını icra ederken düşünce yardımcı olur ama düşünce asla hâkim değildir. Hâkim olan cezbedir. Düşünceyle, kavramlarla, katı kurallarla bu inceliği öldürmemek gerekir.
Bu yüzden Italo Calvino’nun yazmakla ilgili anlatımlarını hiç sevmem. Köşelidir, kuralları vardır. Kendi tecrübesini ve kendi zorunluluğunu başkalarına dayatır. Betimlemelerle başlayıp her şey zihninde oturduktan sonra asıl hikâyeye başlıyorsan bu yazarlığın kuralı değil senin zihin yapının öyle çalıştığını gösterir. Öyle rahat ediyorsundur. Bir metnin okuyucuyu iyi hissettirmek gibi bir borcu yoktur. Beklentiler her zaman için farklı olabilir. Halbuki bir de William Faulkner’ın yazmakla ilgili anlatımları vardır. Düşüncenin sonradan geldiğini söyler. Sanatçı sezgisel hareket eder der. Yazar, kendi “tekrar etmeye değecek olan”ını anlatmaya koyulur. Ve o tek bir düşünce, vurgu, cümle, kavram ile yazmaya başlar. Bir marangoz gibi işe koyulur ve düşünce ile malzemeler ardından gelir ihtiyaca göre.
Yorumlar
Yorum Gönder