Ana içeriğe atla

"İncir Yaprağına Konuşurlar"

GENELDE bir görünüp bir yok olan bir yapım olduğu için bana selam veren birisi "nerelerdesin?" soru cümlesini kullanabiliyor. Bu soruyu duyduğumda hiçbir zaman fiziken nerede olduğum ya da neyle meşgul olduğum aklıma gelmiyor. Hangi alemlerdesin? Hangi alemlerde geziniyorsun? Hangi hayal alemi? Neredesin? Şu anda nereye geldin? Daha felsefi bir soru ya da daha manevi bir soru gibi. Hangi alemleri seyran ediyorsun? Ya da seyranda değil de yeryüzünde mi geziniyorsun? Ya da toprak altında mısın? Geldin mi, gittin mi, döndün mü, uçtun mu, kaçtın mı? Yoksa kaçırdın mı? Keçileri. 

Aklını yitirmek anlamında keçileri kaçırdın mı? Ya da o keçileri kovdun mu ve böylece daha huzura erdin mi? Bilindiği gibi keçileri kaçıran çoban aslında keçileri kaçırmamıştı. Uyuyakalmıştı. Uyandığında keçilerini görememişti. Halbuki hepsi oradaydı. Telaşla köylülere gidip keçileri kaçırdığını söyledi. Köylüler ise mağaranın ağzına gittiklerinde keçilerin yerinde durduğunu görünce çobanın aslında keçilerini kaçırmadığını ama çobanın keçilerini kaçırdığını anlamışlardı. 

Hepimiz keçileri kaçırmış gibi yaşıyoruz. Böyle davranıyoruz. Keçiler halbuki yerli yerinde duruyorlar. Doğru düzgün çobanlık yapsak. Mağaranın ağzında uyuyakalmasak aslında her şeyin yerli yerinde olduğunu göreceğiz. Hafif bir uyku bile değil bizimki, derin dalış. Uyanınca keçileri göremeyeceğimiz kadar şuur kaybı yaşamak. "Nerelerdesin?" Hadi yine iyisin, keçileri kaçırmamışsın. Gerçekten keçiler gitse bu da yine iyidir. 

Filozof olsun, edebiyatçı yazar olsun, yönetmen olsun, vesaire hangi daldan olursa olsun çokça keçi biriktirip mağara ağzında derin uykulara dalanlar var. Bu dalışlardan dönemeyenler var. Uyandıklarında keçileri kaçıranlar var. İnsanlığın en büyük entelektüel faaliyetinin de burada olduğunu ama yine insanlığın en büyük kaybının da yine burada olduğunu düşünüyorum. İsim vermeyeceğim ama bu ve daha fazla sanat dallarında entelektüel anlamda gerçekten derinleşenlerin hepsi intihar etti ya da aklını kaçırdı. 

Bu insanlar nihilizmin hakkını veren, namussuzluk etmeyen insanlar. Entelektüel faaliyette derinleşen insanlar. Ancak manevi anlamda beslenmedikleri için yani o en insani yanlarını, kalplerini reddettikleri için, sevgisiz kalarak travmatize olmuş bir çocuk gibi, bilgide derinleşmenin dibine vurdular ama kaldıramadılar. Hakikat yolculuğu fenafillah (Allah’ta hiçlik, yokluk) ile nihayete erer. Bakabillah ve sonrası işin başka incelikleridir. Ancak en derin manevi beslenmeden vazgeçince bu fenafillah hakikatte değil, hakikatin sakatlanmış bir görüntüsünde ortaya çıkar yani kişinin bedenen kendisini yok etmesi; ruh halinin kaldıramaması ve intiharın gerçekleştirilmesi. 

O Sartre'ın Bulantı'sıvari ruh halinde, Whisky filminin yönetmeni için nitekim Zeki Demirkubuz dememiş midir "bu yönetmen bu farkındalıkla intihar etmeden yaşayamaz" diye? Yönetmen de bir yıl sonra intihar etmemiş midir? Dostoyevski'nin Ecinniler romanın en başına bıraktığı İncil pasajı akla gelsin. Ecinniler domuzların içine nihilizm olarak girmiş ve onları uçurumdan aşağıya koşturmuştur. İşte aynı şey yaşanmıyor mu? Keçileri kaçıran o çoban Hazreti İsa ile karşılaştığında o ruh halinden kurtulup yine Hazreti İsa'nın dizinin dibine oturmamış mıydı? Bizim gibi ahmaklar için bunlar güzel masallar. O ahmaklar ki bu masallara ya inanır ya inanmaz. 

Şule Gürbüz, Kıyamet Emekli'sinde diyor ya, "İnsanın aptalı inanmayan ve inanan olarak ikiye ayrılır, ikisi de dünyanın en kirli leşi gibi sade yiyip içtiğine, arkada bıraktığına inanır aslında, birbirinin de aynıdır, ikisi de Allah'ın belasıdır. İkisinin de daha göreceği gün yoktur, sen araya bak, sıkışanlara bak, çaresizlere bak, bedbahtlara bak, kalbi sıkışanlara bak, katmanların arasını göremese de sezenlere bak, ummayanlara bak, kendini beğenmeyenlere bak, ezilip suyu çıkanlara bak, incirin tozlu yaprağının arasındaki kokuya bak, üzümün üstündeki buğuya, kendinin en perişan haline, bakî kaybettiğin güne bak, gözlerinin ışıktan kesildiği ve başını kaldıramadığın günün öğlenine bak, inananlar aslında o kadar azdır ki onların adımlarını, seslerini duyamazsın, onlar inandıklarını bile bağırarak söyleyemezler, incir yaprağına konuşurlar, limonun kabuğuna sıvanırlar, bir rayiha alırlar."

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...