Ana içeriğe atla

İyiliğe Felsefi Bir Eğiliş

"Mademki kötü şeyler buradadır ve bir zorunluluk olarak bu bölgeyi dolanırlar, 

Mademki ruh da kötü şeylerden kaçmak ister, 

Buradan kaçmalı. 

Peki, 

Nedir bu kaçış?” 

Plotinos, Dokuzluklar 



İyi insan azdır. Hak ile hak olan az. Hakkı hukuku gözeten az. Her şeyin hukukuna riayet eden az. Bu yazı, insanın en asli ihtiyaçlarından birisi olan topluluk olma ile hakikat arasında büyük bir yarık açma derdinde. Sadece bir nüans üzerinde durabilmek adına. Yoksa bu yemek yemeğe karşı gelmek kadar absürt bir tavır olurdu. Yoksa zaten gruplaşmayan / yardımlaşmayan insanın hayatta kalamayacağı malumdur. 

Topluluk çıkarı gözeten bir oluşuma dahil olmak iyiliğe değil, o grubun ortak çıkarının iyiliğine dahil olmak demektir. Oraya hizmet etmek demektir. Grubun bir davası olur. O dava da tüm insanlığın iyiliğine hizmet eder; kendi iddiasınca. Her grubun da bakış açısı ve vurgusu farklı olduğu için birinin gördüğü iyiliği diğeri göremez ve bu farklılıklar da zıtlıklara yol açar. Bu zıtlıklar da savaşlara. 

Hakikate topluca gidilmez. Hazreti Mevlâna burası fark âlemi, burada birlik olmaz demiştir. Bir grubun rengine bürünerek, taraf olarak yaşamak insanidir, gerekebilir, mecburi olabilir ama bardağın dolu tarafı olduğu gibi boş tarafını da görmek lazımdır. Buranın rengine bürünmek demek artık sadece bu hayatı renklerden ibaret görmek demektir. Yani ben kırmızıyım, sen yeşilsin. Farklısın, o zaman zıttımsın ve düşmanımsın. Hep buralarda yaşıyoruz işte. Zihnimiz buralarda. Zorunluluklar içinde yaşamak durumunda kalmak derin düşünmeye neden engel olsun? Neden aptal kalmaya razı olalım ki? Zıt rengin ucu evet bizim yaşamımızı tehdit edecek raddeye gelebilir ki öyle zaten. Felsefenin de öldüğü anlar buralarıdır. Olağanüstü haller. Gerginlik ve savaş anları. Derin düşünmenin kanatlanarak uçup gittiği anlar. İnsanları terk ettiği anlar. Biz de kanlı bıçaklı bir şekilde renklerimize bürünerek terk edilmiş bir şekilde yaşamaya devam ederiz. Ama bunların bizim farkındalığımızı da öldürmesine neden izin verelim? Heidegger fırlatılmışlık kavramından bahseder ya hani. Bu dünyaya fırlatıldık der. Ya da İncil'de geçen, "Baba, beni neden terk ettin?" nidası. Terk edilmişlik, fırlatılmışlık, yalnızlık halleri... Derin düşünme, hasbi tefekkür, felsefi ve daha da ötesi manevi, mistik, sezgisel, aklı selim hâlin bu vücut iklimini terk etmesiyle yoksunluğa gireriz. Ondan sonra Sartre'ın Bulantı romanındaki karakter gibi ne yöne dönersek oraya tiksinti ile bakarız. Evi güzelce derleyip toparlamadığımız için cıvıl cıvıl öten kuş uçup gitmiştir. Evin neşesi, hayatın tadı, lezzeti gittikten sonra artık o tadı başka yerlerde aramak neye yarar? Hiçbir şey o boşluğu dolduramaz. Evi toparlayıp kuşun geri dönmesini beklemekten başka çare yoktur. 

Bu konuları konuşmak üzere bir topluluk oluştursak yine aynı yere çıkacaktır mevzu. Bir araya gelmek elzemdir bu hayat için ancak bir arada kalmak zordur. Bir arada kalmak bir araya gelmekle de mümkün gelmeden de. Kuşun ne zaman geleceği belli mi olur? Uzaklardan cıvıl cıvıl sesleri gelebilir. Sesi bile güzel. Onca toz bulutu, inşaat sesleri arasından belli belirsiz herhangi bir ağacın dalından gelen o sesler. Her bir yürüyüş o sese yaklaşmak için ya da evin her bir toparlanışı kuşu davet etmek için. Sadece topluluklar arası savaşlarda değil, bununla bağlantılı olarak da insanın iç âlemi de dağınıktır. Oraya kuş gelmez. Kuş nedir? Kuş Aşktır. Aşkın da mecazi ve ilahi diye ayrımı olmaz. Aşk aşktır. Hayatın da yegâne anlamıdır. Aşka hürmet etmeyen gönül her zaman dağınık kalacaktır. 

Bu dağınıklık bizi taraftar yapar, radikalleştirir. İnsan bir tarafta durmak zorundadır. Hayatın zorunluluğu budur. Çünkü aşksızlık köşeli hayatın taraflarından birisine bizi düşmeye zorunlu kılar. Bundan kimse kaçamaz. İnsanı insan yapan bu zorunluluklar içinde dururken bu zorunlulukların ötesini görebilme kabiliyetini kazanabilmesindedir. Bir Müslümanın bir komüniste bakışı, bir Atatürkçü'nün bir Kürtçüye bakışı, bir Türkçünün bir İslamcıya bakışı, Ateistin Teiste bakışı, vd. Hayat görüşlerini buharlaştırmak amacında değilim. Hepsi kendinde bir değer taşıyor, köşeleri var ve bu hayatın zorunlulukları içinde yaşayan insanların renkleri. Kimin bu hayatta nerelerden geçtiğini, neler yaşadığını, iç dünyasında nelerin koptuğunu kimse bilemez. Herkes kendinin ne yaşadığını en iyi yine kendisi bilir, anlatamaz. 

Elbet zan olmadan da yaşam sürdürülemez, insan iyisiyle kötüsüyle zanlarıyla yaşar. Şöyle yapmak ya da böyle yapmak gerekiyor da diyemem. Herkes kendi gerekliliğini yaşıyor. Bütün yazılarım da aslında direkt kendime olan telkinlerimle alakalıdır, aslında birisini hayal ederek yazmam, kendi ortaya çıkan düşünce ve duygularımı kendi kendime çözümlemek için yazarım ve tabii paylaşarak da kendimi vesile kılarım okurlarım için ama şimdi yazacağım bir iki sözcük direkt kendime olacak. Zan olmadan yaşamak mümkün değil, sen mümkünün ötesini gör Kaan. Elinden geleni yap. Çünkü zan bir başkasına olan yanlış bakış açısı olarak kalmıyor, bunun sana dönüşü oluyor. Aslında zannın başlangıcı da bir şeyin sonucudur. Bu sonuç da mı mümkünlerden birisi? Zorunluluk mu? Bunun da ötesini gör. Allah kafa vermiş. Düşünelim. Kalp vermiş. Hissedelim. Vakit vermiş. Arınalım. Ötelerin ötesini görmeye çalışalım. Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlamaya çalışalım. Buradaki tek pusula: kalp. Kalbin titremesi. Hassasiyeti. Burasının tahrip olup olmamasının belirtileri vardır. Yoksun hissetme. Boşlukta hissetme. Yalnız hissetme. Daraltı. Bunaltı. Bir yerlere kaçma arzusu. Birilerine kaçma arzusu. Belki bir yerlerden atlama arzusu. Ama hep bir yerden çıkma arzusu. O kuşun terk ettiği evden; aşkın, sevginin, samimiyetin, dürüstlüğün, hesap kitapsızlığın, hakiki yoldaşlığın terk ettiği... Sorun şu ki, kuş evi terk edebiliyor ama ev sana verilmiş. Sen evden çıkamazsın. O ev senin gönül hanen. Gönlünden nasıl kaçacaksın? Göğüs kafesini mi söküp atacaksın? Elbette dağınıklıklarını toplayacaksın! Yürürken yere attığın her bir çöpü gerisin geriye dönüp toplayacaksın! Hepsini ölçüp tartıp inceleyecek ve her şeyi yerli yerine koyacaksın, kendini toplayacaksın! Toplayacaksın, toplayacaksın, toplayacaksın! Tüm dağıttıklarını toplayacaksın! Kendi gönlünün ve her şeyin hukukuna riayet edeceksin. Aşka hürmet edeceksin. Eğer taraftarlıkta kaybolmak istemiyorsan. Renklere bürünüp insanlığından olmak istemiyorsan. Zorunluluğum bu diyerek hem kendi kalbine hem de başka insanların kalplerine kör olmak istemiyorsan. Ahmet Özhan Bey Efendi'nin sözü geliyor aklıma. İnsan hukuka riayet edendir diye. Her şeyin, herkesin hukuku vardır. Bir de bu hassasiyetin titreştiği, hukukun doğduğu, insanın insan olduğu bir mahal vardır. Kalp. Onu incitmemek lazım. Sonra daraltı olarak dönüyor. Kırmamalı. Sonra yoksun bırakıyor. Tabii celal hitap başkadır. Kırıcı gibidir ama nefsi kırar, gönlü kırmaz. Baba tokadıdır o. Anlamak lazım. Görünenlere kanmamak lazım. Görünenlerden hikâyeler uydurmamak lazım. Sessiz kalmasını bilmek lazım. Dinlemeyi öğrenmek lazım. Renklerin ve zorunlulukların iyiliklerini değil ama. O renklerin ve zorunlulukların içine hapsolmuş iyiliği bulup ortaya çıkarmak lazım. İnsanın renklerini ve zorunluluklarını görmeden insanı ve iyiyi görmek lazım. Hayat görünürde zorunluluklarla gider ama iyi insan azdır. Hak ile hak olan azdır. Azın da azı, azında azı var. 40'lardan 7'lere, 7'lerden 5'lere, 5'lerden 3'lere ve oradan da Bir'e. İyiliklerden İyi'ye. Birbirine faydası olsa da genelde zararı olan İyilikler'den İyi'ye. En aza doğru yol var. O en az olan tarafından biz, çoklara doğru fırlatılmış hissedebiliriz Heidegger gibi. Koridorun en sonuna doğru. Ancak koridorun en başına yürümek zorundayız, duvarlardaki her bir dikene rağmen. O dikenlerden geçmeden, canımız yanmadan yürümek ne mümkün? Biz de güzel olan o Bir'i düşünerek dikenlere yürürüz. O düşlerimiz acılarımızı hafifletir. Her bir acı eflatun umutlara döner. Her biri bir derse, bir olgunlaşmaya, bir kuşa davet eder. Kendi çokluklarımızdan, zorunluluklarımızdan çıkmak. Hayatın zorunluluklarından çıkış mı var? Var, evet. Ölerek. Ama ölmeden hâlâ bu akıl bizde, kalp bizde, satırlar bizde. Biraz daha özen gerekiyor sadece. O da dinleyerek... 

Bir de hakiki ölüm var. Aşkta yok olma. Bu bir akımdır. Hakiki akıştır. Akış budur. Gönül budur. Kırılmaması gereken akış budur. Bunu ben nefsime nasıl anlatabilirim nefsime uymadan? Elbette celal tecelli olarak gelecek bu hakikatler nefsime çünkü işine gelmeyecek. Nefsim başka şeylerin peşinde. Aşksız şeylerin peşinde. Aşkın peşinde değil. Aşk kurban ister. Hesap kitap istemez. Ölüm ister. Zünnarın kesilmesini ister. 

Israrla nefsim gönlüme musallat olup karışmak karıştırmak istiyor kendinden bir şeyleri. Gönül ise nefsimden aşk ve kurban istiyor. Kendisini karıştırmasını istemediği gibi kendisini de istemiyor. Kurban istiyor sadece. Kendisine kurban olmasını. Aşk istiyor kısaca. Aşksız, sevgisiz, samimiyetsiz de bunun tahakkuku mümkün olmuyor. İşte kurban olunana kadar hakikat üzerine her konuşma da felsefi düzlemde kalıyor. Felsefe akıl ile yapılır. Aklın ise mertebeleri vardır. Hesap kitap aklından külli akla geçiş gerekir. Bu da yaşantı ile olur. Filozof düşünür ama yaşantısına dikkat etmez. Yaşantısının düşüncelerine etki edeceğine inanmaz. Platon, Plotinos, Pisagor gibi bugünkü filozof tanımının dışına çıkan filozoflar ise daha tarikatvari filozoflardır. Felsefe, sanat ve bilimlerin yanında -hatta yanında değil tam ortasında, merkezinde- tekke yaşantısı ister. Pisagor'un eğitim sistemi iyice incelenmelidir. Kadim Mısır bilgeliği vardır orada. İnisiyasyon vardır. İnisiyasyon bildiğimiz seyri sülûktur. Bilgeliğin, felsefenin yaşantıyı da yönlendirip insanı dönüştürdüğü bir sistem. Bu tasavvuf ekollerinin uğraşıdır işte. Tarikatlar ve tahakkuk mahalleri olan tekkeler. Merdiven altı, kafasına göre takılan, hiyerarşisi ve denetimi olmayan gruplaşmalardan, cemaatlerden bahsetmiyorum elbette. Tuğrul İnançer Efendi'nin "tarikat turşu değildir, kurulmaz" diye güzel bir sözü vardır nitekim. Denetimsiz her şeyde insan saçmalamaya meyillidir. Bu dünyevi mesleklerde de böyledir, ruhani işlerde de. İnsanın nefsi her şeye karışır. Yeter ki buna mâni olacak bir disiplin tahsis edilebilsin. Şeyh sıfatı olan zat bile farklı davransa sistem kendi kendisini sarsmayacak bir disipline sahip olmalıdır. Zaten eskiden Türkiye'de TBMM gibi bir de Şeyhler Meclisi vardı. Camiler nasıl Diyanet tarafından denetleniyorsa, tekkeler de öyle denetlenirdi. Bugün resmi olarak tekkeler tanınmadığı için denetlemesi de olamıyor. İti kopuğu at koşturuyor. 

Mesnevi-i Şerif "Dinle" sözü ile başlar. Bişnev. Yahudilerin Fatiha'sı "Dinle" ile başlar. Şema. Aklıma Andrei Konchalovsky'nin II Peccato filmi geliyor. Bir sahnede ressam, heykeltraş, mimar ve şair olan Michelangelo içini döker. Onu dinleyen kişi şair Dante'dir. 

Eserlerimde tanrıyı (insanı) değil hep insanı (renkleri) buldum der. O eserler çok güzeldir ama hep günaha davet eder der. Önünde dua edemezsiniz. Renklere takılırsınız. Terk-i davanın iyi anlaşılması gerekiyor. Terk ne? Dava ne? Renklerin davası ne? İnsanın hakiki davası ne? Neleri terk edince bunu dava edinebiliyoruz? Renkler arası dava değişiminden söz etmiyorum bile. Bu konular ve kavramlar sadece felsefi olarak ele alınırsa düşünsel bir tatmin yaşatır ama yol yürütmez. Kuşun gelmesi gerekiyor. Sufilerin satır aralarına sinmiş kokularda var o da ancak. Aşkın kokularında. Onlar da Bişnev diyor. Dinlemek. Sessizleşmek. Dante, Michelangelo'yu dinler dinler dinler ve kendisine "bana yardım et" diyen Michelangelo'ya sadece "Dinle!" der ve karanlık mağaranın içine doğru yürüyerek kaybolur. Michelangelo ise doğayı dinlemeye başlar ve huzur bulur. Ruh hali değişir. İyilik kuşu gelmiştir. 

Sözde aşksız iyilikler uğruna bir dava peşinde gideriz. Bu dava kendimiz için iyiyse –ki öyle inanırız- başkaları için de iyidir. Bu uğurda incinir, incitiriz, kırar dökeriz, kanar kanatırız. Bu bizim hayati zorunluluğumuzdur ya da öyle olduğuna inanırız. Doğup büyüdüğümüz yerde kümelenir, kümeleşir, gruplaşır, gözümüzü açtığımız anda bize yakın gelenlerle omuz omuza veririz. Zorunluluklarımız aşksızlıktan dolayı bizim irademiz olur. Yeri gelir tüm bu olan bitene tepki verir ve bir karşı cephe oluştururuz. Yeni bir alternatif zorunluluğun içine gireriz. Bir de başka bir dava var. Davalardan arı ve duru bir dava. İnsanlık davası. Bu davanın bir kolu incitmemek ve bir kolu da incinmemektir. Toprağın altında gömülü olan insanı bu kollarla kazarak çıkarırız. Nefes alsın diye. Kendimizi bulmak için. Tıpkı hayatın zirvesine çıkıp da vahyi göndereni görmek için son perdeyi de aralayan Hz. Muhammed gibi. O son perdeyi de araladığında karşısında kendisini namaz kılarken görmüştü; Hakikat-i Muhammediye ile karşılaşmıştı. Yani kendi hakikati ile. Aşkın hakikat ile. Ve tüm gönüller de O gönle bağlıdır. Nitekim denmiştir ki: 


Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl 

Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...