Ana içeriğe atla

Rüyalarda Kalan İstanbulluluk

ESKİDEN yedi tepeli şehir dendiği zaman gözüm boğazın etrafındaki tepelere giderdi ve saymaya başlardım. Bir, iki, üç, üç, üç, heh dört, beş. Beş? Yok, o tepe değildir herhalde, daha yüksek olmalı. Derken yediye tamamlardım kafama göre. Sonra öğrendim ki tepelerin tamamı da Eski İstanbul'da yani yarımada olan Sur İçi İstanbul'daymış. Tabii ya, Kadıköy ve hatta Galata'nın bile İstanbul'dan sayılmadığı zamanlar olmuştur. Yunanistan'dan gelen ufak bir koloninin bu yarımadaya yerleşmesi ile başlayan hikâye zamanla İstanbul surlarına kadar genişlemiş. Bugün ise artık her yer İstanbul ve herkes İstanbullu. Dünya İstanbul oldu ya da İstanbul bir Dünya. Lafın gelişi de sayılmaz bu gerçek. Genel olarak ülkelerin büyük şehirlerinin meydanlarına indiğiniz zaman uluslararası atmosferi algınız hemen yakalar. Takım elbiseli, şık giyimli, çok farklı milletlerden insanlara rastlayarak artık herkesin her yerli olduğu o havaya şahit olursunuz. İş insanlarının yeri yurdu da nitekim bu meydanlar olmuştur.

İstanbul sur içinde kaybolmayı çok severim. Hatta kaybolmuyorsam kendimi zorla kaybettiririm. Doğru telaffuz bu olsa gerek. Kendimi kaybettirmek. Bilmediğim bir sokağa girerim ve o sokaktan derinlere dalarım. Bunu genelde surlara yakın yerlerde yaparım. İlla ki tarihi bir camiye, Bizans'tan kalma bir kiliseye, herhangi tarihi bir yapıya denk gelirsiniz.

İstanbul'un kendine has bir müziği vardır. Türk müziği dediğimiz. Genel tanım olarak Klasik Türk Mûsikîsidir bu. Türk Sanat Müziğinin bile yanında popüler kaldığı bir tür. Hatta tabiri caizse Tekke Mûsikîsi desek de yeridir. Köken olarak bu böyledir. Batı Klasik müziğinin dahi kökü kilise müziğidir.

İstanbul kültürü öyle bir örtüdür ki dokusu, kokusu, hali ile içindeki her şeyin üzerine serilmiştir adeta. Müzik uzmanı olarak yazmıyorum elbette. Amatör bir araştırmacı olarak yazıyorum. İstanbul Türk Klasik Müziği ile İstanbul Rum Ortodoks Kilisesi Müziğini bir karşılaştırın. Kendiniz açıp dinleyin. Tını, makam, hava neredeyse aynıdır. İşte bu İstanbul'dur.

İstanbulluluk deyince eskiden beyefendiler, hanımefendiler akla gelirdi. Kılık kıyafet önemliydi. Konuşulan Türkçe çok temizdi. Yer yer kabadayılar olsa bile eski devirlerin en belirgin özelliği olarak edep var idi.

Edep nedir? Kasım kasım kasılmak hiç değil. Bunu çok çirkin buluyorum. O da yok değil, var ancak edep asıl olarak insanlıktır, kalbi hassasiyettir, sıcaklıktır. Sözün özü muhabbettir.

İşte bu İstanbul müziğinde hâkim olan ruh hali de bu muhabbettir. İstanbul'da eskiden neredeyse her mahallede tekkeler vardı. Herkes bir yere bağlıydı. Bu yüzden de beyefendiler ve hanımefendiler vardı. Bu insanlar havadan düşmedi bu şehre. Muhabbet eğitiminden geçtiler. O havayı soludular. Bu hava tüm topluma sirayet etti. Ardından 1970'lere kadar dahi nesilleri tükenmeden devam etti. Ardından tamamen yok oldular.

İstanbulluluğun, İstanbul toplumunun merkezindeki tipoloji nasıldı peki? Mütedeyyin, şehirli, nazik, kibar, entelektüel, kültür sahibi, okur yazar, sanatçı, vd. Dünyanın değişmesi, şartlar gereği imparatorlukların yıkılması, farklı reflekslerle ki buna savunma refleksi ile sahiplenilen Türkçülük akımı da dahil olmak üzere İstanbullu kültürü yok olmaya yüz tuttu. Eski İstanbullu, şehirli zümre bu şekilde yok oldu. Bazı aceleci kanunlarla da tekkeler yasaklanınca vatandaşlardaki tüm manevi ihtiyaçlar merdiven altına düştü. Nitekim uzun zamandır bizdeki bu Uzak Doğu merakı hep bize ait manevi değerlerin merdiven altına düşmesinden ve ulaşılmaz olduğundan ötürü, bu ihtiyacın alternatif yollardan giderilmesinin sonucudur. İnsanın ruhu çünkü manen beslenmek istiyor. Bu insani bir ihtiyaç. Bunu yasaklayınca insanlar alternatiflere yönelir.

İstanbulluluk çağın değişmesi ile yok oldu çünkü İstanbulluluk bir imparatorluk vatandaşlığı idi. Türkiye'de geçilen yeni düzen ve politikalarla bu kültür zıtlaşıyordu. Bu yüzden bu şehirlilik yok olmaya yüz tuttu. Üstüne üstlük başkent olma vasfı da elinden alındı. Halbuki burası yüzlerce yıl Roma'nın başkentiydi, ardından Osmanlı'nın başkenti oldu. Bir başkentin güvenlik açısından ülkenin sınırlarına yakın olup olmamasının gerekliliği de tartışmalı bir konudur. Hepsi bir yana, sırf bu bir iki sebepten dolayı bile Atatürk, cumhuriyetin ilanından itibaren biraz geç sayılabilecek bir tarihte yani 4 yıl sonra şehre gelmiştir. İstanbullunun kırgınlığı vardı. İstanbul'u ama asıl bitiren hamle ise Başvekil Menderes zamanında gelmiştir. Topraklarının 4'te 3'ünü kaybetmiş bir ülke, imparatorluktan ulus devlete geçiyor ve elinde bir koca şehir İstanbul kalıyor. Ardından da her yere yol yapılınca otomatikman Anadolu halkı iş güç için İstanbul'a yığılıyor. Normalde şehre göç edildikten sonra şehre yavaş yavaş entegre olunur. Olunmazsa bir nesil sonrası olur. Ancak öyle bir şişme yaşandı ki şehir önce kasabalılaştı, ardından köyleşti. Yani İstanbul'a gelen İstanbullu olmadı, İstanbul'a gelen akın akın geldi ve kendi memleketini buraya taşıdı. Kimse bu şehri sahiplenmedi. Bu yüzden İstanbul'da kiminle konuşursanız konuşun "memleket nere?" sorunun cevabı olarak "İstanbulluyum" cevabı hiçbir şekilde kabul görmez. "Asıl neresi?" ikinci sorusu hemen gelir. Eğer sen yaşadığın yere entegre olmuyorsan, sahiplenmiyorsan, oralı olmuyorsan o zaman evin olarak görmezsin. İşte evin olarak görmediğin yere de özenmediğin için zaten şehre de insanlara da hor hakir davranırsın. Kurallara uymaz, yerlere çöp atar ve herkesin malumu türlü işlerini yaparsın. Bu noktada aklıma bir İtalyan mimarının sözü geliyor: "Türkler İstanbul'u 1453'te fethettiler ama hâlâ yerleşemediler."

Kendine özenmek, insana özenmek, hayvanlara, doğaya, şehre özenmek. Yani bu inceliklerin hepsi kayboldu. İstanbulluluk çok eskide kalmış bir masal diyarı gibi bir şey artık hayal meyal rüyalarda hatırlanan. Bunun canlandırılması hamaset ile olmaz. Zaten hamasetin direkt kendisi bunu öldürüyor. Bunun canlanması nasıl olur bilmiyorum. Çok zor. Bu konuda pek ümit yok gibi. Bunun canlanması ancak bireysel oluyor, ufak tefek zümrelerle, özel gayretlerle. O eski ruhun inceliği bile evlere sirayet etmişti. Eski ahşap konakları görüyoruz hala. Türk evleri, Rum evleri İstanbul'da hala var. Prens Adalarında var. İçi geniş, tavanı yüksek, zevkli işlenmiş, insanın ruhunu genişleten yapılar. Ruh halimiz nasıl değişmiş gerçekten korkunç. Şimdi facia gibi bir şey yaşıyoruz. Devasa, azman ve kaba mimari hamlelerle betonlaşan ruhlarımızı adeta etrafa inşa ediyoruz. Ve buradan dönüş yok gibi. Varsa da yakın bir gelecekte görünmüyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...