YILLAR sonra yazmaya başlamışım gibi hissediyorum. Yıllarca düşünmüşüm. Ardından o konuyu kafamda tamamlamışım. Şimdi de yazıyorum. Sanki böyle.
Osamu Dazai. Bir Japon yazar. Onun ruh hali. Kitapları. Yaşamı. İntiharları. Başarısız intiharları. Sonsuz değersizlik duygusu. Evden çıkar çıkmaz meyhanelerde, randevuevlerinde kendini tüketmesi. Akıl hastanesindeki tedavi süreci. Evet, bunlar üzerine düşünüyorum.
Çok insan tanıdım. Bu hisle yaşayan. Özellikle bu ruh hali ile yaşayan yazarlara da hep ilgi duydum. Her birinde çok ufak nüans farkları vardı. Osamu Dazai'de de bir nüans farkı var. Onu diğerlerinden farklılaştıran bir özellik.
Osamu Dazai ne batıcı idi ne de gelenekçi. Üniversite yıllarında Marksist bir örgütte bir süre vakit geçiriyor ancak toplumsal kurtuluşa bireysel sancılarının çokluğundan dolayı inanamadığı için ve bir yere ait olabilme kaabiliyeti olmadığı için oradan ayrılıyor. Bu bakımdan da ne bir toplulukta yer edinebilir birisi ne de kendini tümden yok sayabilir birisi.
Aidiyet sorunu olan birisiydi. Ne batı ne gelenek ne toplum ne kendisi... Bu saydığım dörtlü kıskaçta bir tek kendini yok sayma kapısı gıcırdıyordu. Nitekim beş intihar girişimi sonunda 38 yaşında bu hayattan göçtü.
Bu yazıyı neden yazıyorum şimdi? Canım sıkıldı ve masa başına geçtim. Dazai'nin Meteliksiz Öğrenci romanını bitirdim. Biraz da hayat hikâyesini okudum. Bu kadar. Şimdi de yazıyorum.
Salt böyle bir ruh hali ile karşılaşınca ne yapabiliriz ki? Ne yapılabilir? Buradan ne çıkarabiliriz?
Evet, Japon toplumunda en çok okunan yazar. Bu toplumun bu yazarı bir numaraya alma sebeplerini de anlayabiliriz. Japon toplumun genel ruh hali üzerine bir şeyler çıkarabiliriz. II. Dünya Savaşı hezimeti ile ortaya çıkan çökkünlük. Ardından da bu yazarı okuyarak kendi psikolojilerine bir karşılık bulmaları. Evet, buralardan bir şeyler çıkar.
Dazai'nin dörtlü kıskacı.
Değersizlik duygusu. Çocukluktan gelen ve bir ömür üzerinden çıkaramadığı o hal.
Bir karşılık bulduk diyelim kendi ruhumuzda. Bu yazarı sevdik diyelim. Hatta Meteliksiz Öğrenci'yi bitirince tüylerim diken diken oldu. Roman güzel başladı, sonra biraz açıldı ve onda aradığım ruh halinin biraz buharlaştığını hissederken romanın sonunda öyle bir dönüş yaptı ki o ruh haline, öyle sadık kaldı ki o andan biraz önce artık kitaplarını okumayı düşünmezken tam tersi bir refleks ile aşık oldum ve kitaplarını okumaya karar verdim.
Başka?
Bu kadar.
Ne yapacağız biz seninle Osamu Dazai. Ben ne yapacağım ben? İçimdeki Dazai ile ne yapacağım?
Öyle güçlü hisleri var ki bu hisler onu ideallerinden vazgeçiriyor.
Başka ideallere yönlendiren hisler değil bunlar.
Hiçbir idealsiz olarak bir insan bu yaşamda var olabilir mi?
Olamaz. Var olmanın kendisi politiktir. Bu yaşamda yer kaplamak politiktir. Yer kapladığın an bir söylem gelişir. Yer kaplamanın kendisi bir söylem, bir ifadedir, bir idealdir.
İdealsizlik arzusu, yer kaplamama arzusu ya bitkisel hayatla mümkün, ya bilinçsiz kılacak bir ızdıraba düçar olmakla mümkün ya da en temizi intiharla mümkün.
Osamu Dazai de en sonunda bunu yapmış. Aslında en başından beri bunu yapmış. Bu konuda bile başarısızım da demiş. Tutunduğu kişiler geyşa'lar olmuş. Duygusal doluluk kutsal bir şey değil. Çok basit bir şey. Varsa iyi hissedersin, yoksa yoksun hissedersin. Bunun olup olmaması için türlü sebepler olabilir. İletişim sakatlıkları, çocukluk travmaları ya da başka herhangi bir şey. Ne olduğunun önemi var mı artık? Dazai intihar etti ve bitti. Sayısız insanın çektiği bir sıkıntı bu. Çözen çözüyor, çözemeyen sağa sola çarpa çarpa düşe kalka bu hayatta yaşamda kalmaya çalışıyor ya da sayısız bildiğimiz intihar oranları mevcut zaten.
Miadını kendi özelinde dolduran süreçler için hiçbir müdahalenin yapılamayacağına inanırım. Hiçbir felsefe, hiçbir mistik reçete, hiçbir yol gösterme miadını dolduran için geçerli olamaz. Sadece kendi öznel yaşantısını gerçekten yaşamış ve avucuna almış bir tecrübe eğer o hengameden çıkmışsa bir şey söylediği zaman o süreç hakkında etki edebilir. Bunun dışında öğüt verenlerin tamamı aptaldır. Hiçbir etkisi olmaz. Tarihin yegâne dervişlerinden Muzaffer Ozak Efendi birisine harç borçla ilgili bir şey söyleyecekken aklına ödemediği borcu gelir. Hemen kalkar ve gider borcunu öder, ardından döndüğünde bu konu hakkında bazı tavsiyelerde bulunur. Şimdi Dazai'nin içinde bulunduğu ruh halini bilmeden ne söylenebilir ki? Doğru ol, dikkat et, içkiyi azalt? Bu mu? Kötü hissediyor. İyi hisset mi diyeceğiz? Bir soğuk duş al, spora başla, falan.
Japon edebiyatına baktığım zaman mistik bir etki, kendi içinden gelen bir sihirli etkiyle toparlanma anlayışı Budist felsefeyle mevcut. Kenji Miyazawa'nın Gece Treniyle Samanyolu Yolculuğu ve Haruki Murakami'nin Zemberekkuşu'nun Güncesi var. Bu bahsi diğer.
Meteliksiz Öğrenci kısa romanında Dazai başarısız bir romancıdır. Dergiye bir öykü göndermiş ve anksiyetik bir halde sonuç bekler. Ardından amaçsızca gezinirken bir genç öğrenciye denk gelir. Gencin nehirde intihar ettiğini zanneder. Gerçek hayatta Dazai o nehirde intihar eder. Kısa romanda, yani novellada Dazai telaşla genç delikanlıya gelerek "Seni kurtarmaya geldim" der. Çok açık görüyorsunuz değil mi? Bu çocuk aslında Dazai'nin kurtarmak istediği gençliği. Kendisiyle konuşuyor. Bu novellanın psikolojik analizlerine ulaşmak istedim ama pek üzerinde durulmamış. Ancak sayılı olarak bu anlamda novellaya yaklaşanlar olmuş. Çünkü çok açık. Kendisini kurtarmaya çalışıyor aslında. Ama delikanlı fazla asabidir. Dazai'ye sert davranır. Metni okurken bir ara Dazai ait olan o melankolik ruhun dağıldığını hissederken novella tamamlanırken Dazai sadakatini göstererek o ruha geri döner ve kendisine âşık olmama sebep olur. O son sahneyi okumadan biraz önce artık Dazai okumam derken, okuyup metni bitirdikten sonra Dazai'ye devam etmeye, hatta bütün kitaplarını okumaya karar verdim.
Yazmak Dazai'ye yetmedi. Bir sevgili de yetmedi. Nitekim insan sevdiğinin yanında bile, aidiyetini kurduğunu düşündüğü kişinin yanında bile varoluşa karşı bir garip, aidiyetsiz hissedebilir. Bu baş belası bir hastalıktır.
Benim bu yazılara eğilmem, bu konularda yazmam da tıpkı Dazai'nin Meteliksiz Öğrenci'deki gence "Seni kurtarmaya geldim" deyişindeki bir kendi kendime "Seni kurtarmaya geldim" eğilişinden ibaret.
Dazai'yi inceleyerek iki şey elde edebilirim. Edebi bir zevk ve en dipdeki bir değersizlik duygusunun semptomlarının nerelere uzanabileceği gerçeği. Ve ne durumda olursa olsun o insani gayret. Bunun dışında alabileceğim pek bir şey göremiyorum. Ama oradaki samimiyet ve gayret her şeye bedel değil mi? Bu benim görebildiğim bir şey. Osamu nihilist idi. Tanrıya inanmazdı. Ancak bulunduğu ve çıkamadığı o çamurun içindeki parıltısını, çok ince ve narin olan ve hatta bir kelebek ömründe olan tutunma çabasını, o kimsenin fark edip göremediği inciyi tanrı görmez mi? Bu tanrısal değil midir? Ümitsizlik nasıl insani ise, kusurlar nasıl insani ise, ümit de insanidir, sadece tanrısal değil. Ve hatta diğerine de tanrısal diyebilirim. Yaşamdan payını azaltarak insan birçok vazgeçişlerde bulunabilir, bu tanrı da olabilir ama insan bir köşesinde bir iyiliğin ümidine inanır ki o tüm insanların kendi saçmalıklarından, inandıkları tanrılardan, vesairelerden ayrıştırılmış olandır. Meşhur Sufi anlatımında geçer, "ben sizin tanrınıza inanmıyorum, Bayezidi Bestami'nin tanrısına inanıyorum" diye. Tanrı yok. Ümit yok. Sadece insan var. Çünkü o ümit de tanrı da insanda yaşıyor. Ama insan nerede? İşte Dazai o yanına diyor ki "Seni kurtarmaya geldim". Kurtaramazsa çünkü tanrı ölecek. Nietzsche dedi ya, "Tanrı öldü" diye, artık toplum içinde tanrının etkisinin, algısının kalmadığına vurgu yapmak için. Tanrının ölümü insan olmanın ölümündedir. Yoksa insanlık öldükten sonra bir dinin kurallarını dayatmak tanrısal değil zulümdür. Tıpkı anayasada kuralların yazması ama vatandaşlarının bunları bilincinde yaşatamaması gibi. Eğer bünyende yoksa madde olarak yazılmasının bir anlamı yok. İngiltere'de anayasa mı var? Ama insanlar kurallara uyuyor. Bunun gibi. Bu anlamda mistisizm bir mit, efsane, masal değildir. Öykü, hikâye, edebiyat hakikattir ve insanı insan yapar. Dazai tutunamadı ve göçtü ama biz şu anda edebiyat ile onu tutmaya çalışıyoruz.
Ben Osamu Dazai'ye baktığımda o pırıltıyı görüyorum. Pırıl adı üzerinde bir zayıf ışıldama sözüdür. Yoğun karanlıklar arasında yetmemiştir belki ama yetmese de o anlık sahiciliği bile yeter.
Bu yazıyı tamamlarken kendi ruh halimi açıklamayı da Virginia Woolf'a bırakıyorum:
"Bir tarlanın ortasına dikilen lamba gibi ışığım karanlıklar arasında kayboluyor. Yazdıkça melankolim dağılıyor. Öyleyse niçin daha sık kâğıda dökmüyorum derdimi?"
Prolog, sondeyiş;
Senden kopuyorum. Seni kurtarmak için. Evet, fazla iddialı oldu. Seni kendimden kurtarmak için değil ama. Çünkü kendimden de ayrılıyorum. Yani, seni de senden kurtarmak için. Koptukça sen de kopacaksın ama beni takip edersen. Beni benden koparak takip et. Bana yüklenme ama bende kal. Bir süre sonra bir şeylerin değiştiğini, dönüştüğünü ve oluştuğunu göreceksin. Merak etme, kendine bile ifade edemediğin ama olması gerektiğini hissettiğin şeyler olacak. Sadece ne kadar endişen varsa şu anda, hepsi yersiz. Bunu bilmen yeterli. Sadece zamana bırak ve bende kal. Bu arada yaşantına da devam et. Yalnız, ufak bir hatırlatma, bende kalma. Bende kal. Çünkü bende kalırsan sen de sende kalırsın ve travmatize olursun. Ama bende kalmazsan sen de sende kalmazsın ve sıyrılmaya başlarsın. Buradan bir şey anlaman gerekmiyor çünkü bu süreci yaşamadan anlaman da mümkün değil. Cümleler anlamsız gözüktükçe o cümlelerin ruhu bükülmüş ve sakatlanmış demektir. Sadece devam et. Sakatlığın geçtiğini ve koşucunun olimpiyat sahasında özgürce turladığını göreceksin.
Yorumlar
Yorum Gönder