Ana içeriğe atla

Telve ve Kar (öykü)

YOSUN tutmuş rayları seyrettim. Her an içimde bir şeyler koptu sanki. Pencereye başımı yaslayıp yaslamama tereddütleri içinde. O başka bir yolun raylarıyla, uzun uzun yan yana birbirimize eşlik ettiğimiz. Ardımda bıraksam da hala bana eşlik edip kendini gösteren o yosunları kurumuş raylar. Denizden gelen esintiler, çocuk cıvıltıları ve bir tren yolculuğu. 

Bir saat boyunca kendi sınırını çizmek, kendini korumak ve hayır diyebilmek üzerine arkadaşımın düşüncelerini dinledim. Anlattıklarını tam olarak açarak ona eşlik edemediğim için sessizleştik. Bu ona bir hayır demek miydi bilemiyorum. Gözüm yosun tutmuş raylardaydı; “hayır” dediğim geride kalmış mazimde. Yine bana eşlik ediyordu. Bana değmeden. Elbette saçma olurdu yol boyu yan yana gitmek. O zaman bu rayların anlamı ne olurdu ki? Elbet o raylar bizden uzaklaşacak, açılacak ve kaybolup gidecekti kendi yönüne doğru ama inatla hala kendini göstermekteydi. 

Biz ise kendi raylarımızın yönünde yol alıyorduk. Arkadaşım Ahmet ile. Kendisine dönüp baktım uyuyakalmıştı. Anlattı anlattı, yanakları kızardı, anlatımının içine daldı ve şimdi dinleniyor. Hayır demekmiş. Peki ya kendine hayır demek? Ona hayır de, buna hayır de. İyice kapan, kasıl, katılaş. Çok kapanan boğulmaz mı? Çok kasılıp katılaşan bir yerden sonra çıt diye kırılmaz mı? Bu hayır demeler hep niye? Evet, arkadaşımı anlıyordum. Açıklığın, gevşemenin, esnekliğin neticesinde alınan yaralar hiç hoş olmuyordu. 

Arkadaşıma eşlik edip de hissettiklerimi dillendirememiştim ama burada yanlış bir şey vardı. Sanki evet, bu konuda içimde bir şeyler kopmuştu, bir şeyleri anlamıştım ama hala tam olarak söze dökemiyordum, geçmişimin gölgeleri üzerimdeydi; o gölgelerin sahiplerini çoktan geride bıraksam da. Bu, bir türlü uzaklaşmayan ve başımı cama dayayarak izlediğim yosunlu raylar gibi. Adeta ben bunları dillendirmeden de gitmeyecekmiş gibi duran o ardımda bıraktığım ama hala bana eşlik eden yosunlu raylar gibi. 

Ayağa kalktım. Ahmet’i uyandırmadan önünden geçmeye çalıştım. Uyanır gibi yaptı. İki vagon boyunca yürüdüm. Sonra kendimi rahat hissettiğim bir vagon aralığında durdum. Telefon açacaktım fakat burası da çok gürültülüydü. En iyisi yemek vagonuna gitmek. Oraya geçtim. Kahve alıp müsait bir masaya yerleştim. Ardından telefon açtım. 

- Alo, Tuğrul Bey? 

- Merhaba Kaan. Ne yaptın? 

- Yolu yarıladık Tuğrul Bey. Parayı ne zaman yatırabilirsiniz diye soracaktım. Sabah yatırırım demiştiniz. Merak ettim, ben de bir şey mi oldu diye arayayım dedim. 

Merak ettiğim falan yoktu. Söz verdiğin saatte paramı göndermedin. Bak kaç saat oldu. Hayırdır birader modunda bağırıyordu içim ama cümlelerim daha evcil akıyordu. Tabii o vurguyu anlamasını beklemedim, anlayacak çünkü. Anlaması zorunlu. Anladı da. 

- Az önce yolladım gelmedi mi? Sisteme biraz geç düşebiliyor. 

Yollamadı. Telefonu kapatır kapatmaz yollayacak. İnsanların bu özensiz davranışlarını anlamak gerçekten güç. Herkesi kendin gibi titiz sanmanın yanılgısını yıllardır hazmedebilmiş değildim. 

- Yok gelmedi. Peki o zaman teşekkür ederim. 

- Hesaba düşünce beni haberdar et. 

- Tamamdır. Kendinize iyi bakın. Hoşça kalın. 

- Allahaısmarladık Kaan. 

Telefonu kapattım. Yan masamda bir aile harıl harıl bir şeyi tartışıyordu. Herkesin önünde çay vardı. Bir çocuk masaların arasındaki dar koridorda koşturuyordu. Çığlık sesleri vagonun içinde yankılanıyordu. Pencereler açıktı. İnsanın içini bir hoş eden o tıngır mıngır tren sesleri arasında hafifçe salınıyorduk durduğumuz yerde; huzurlu bir ormandaki servi ağaçları gibi. Deniz kokusu geliyordu. Önümdeki masada birisi kendi kâğıt bardağına ara sıra ceketinin içinden çıkardığı bir şişeden bir şey doldurup içiyordu. Oldukça sportif giyinmiş ve saçı sakalı bembeyazdı. Saçı ve sakalı özellikle fönlenmiş gibi dağınık ve şık duruyordu. Bunun sert rüzgârlarla doğal bir şekilde olduğunu düşündüm. Böyle düşününce gözüme daha bir karizmatik göründü. Sanırım o da bizim gibi dağa gidiyordu. Uzun zamandır bu dağcılık hobisiyle meşgul gibiydi. Yıllardır bu hobiye merak saran arkadaşım Ahmet gibi. Ben de işimi bırakıp Ahmet’le birlikte bu yolculuğa çıkmamla farklı bir dünyanın insanlarına tanık oluyordum. Tebdili mekânda gerçekten ferahlık varmış. 

Kahvemden bir yudum alıyorum. Pencereden dışarıya bakıyorum. Yosunlu rayları göremiyorum. Biraz sağa sola bakınıyorum. Hatta garip bir heyecanla yavaştan ayağa kalkıyorum. İnsanların yosunlu rayları aradığımı bilmesini istemiyorum. Uzaklarda da görünmüyor. Anlaşılmaz bir özlem duyuyorum sanki. Yerime oturuyorum. Beklentim artık uzaklaşmasıydı, uzaklaşınca da sevinemiyorum ama olması gerekenin bu olduğunu düşünürken de buna niye bu kadar takıldığımı anlayamıyorum. Hala kendime itiraf etmekte güçlük çektiğim şeyler var. Bir şeyleri anlamlandıramamanın, zihinde yerli yerince oturtamamanın sancıları gelince sadece sakinleşmem gerektiğini ve hatta biraz dua mırıldanmam gerektiğini hatırlıyorum. Bu ritüellerle birçok şey yoluna girmiştir hayatımda çünkü. 

Telefonuma bir mesaj geliyor. Ziraat Bankasından. Son maaşım hesabıma yatmış. Tuğrul Beyin numarasını siliyorum. Biten kahvemin dibindeki telvesini biraz içip dilimde eritiyorum. Bu yoğunluğu seviyorum. Evet, “hayır” demek önemli bir şey. Kendi değerini bilmek söylemi, tamam, var. Peki kendimize hayır demek? Kendine sınırlar çizmek niye? Kendini korumak için değil mi? Peki kendini kendinden korumak? Hep biz mi haklı olacağız? Telveyi dilimde gezdirirken o yoğunluk zihnimde ağır soruların baloncuklarına dönüşüyordu sanki. Arkadaşım Ahmet deminden beri anlatıyordu. Yıllarca hiç hayır diyememiş. Hep birilerine uymuş. Hep bağlanmış, yapışmış, kişi bağımlısı olmuş. Hep evet demiş. Üstelik herkese evet demek kendi içinde bir çelişki oluşturacağı için de arkadaşlarını birbirleriyle hiç tanıştırmamış çünkü hep birisinin yörüngesindeyken hepsi bir grup olursa ne yapacaktı? Ne olacaktı? Orta maymunu mu? Bir çelişkiler yumağı? Ahmet'in hikâyesini seviyorum ama. Bu mevzuların hepsini bir hayır ile çözmüş. Zaten bu ruhi ferahlık gelince birden dağcılık hobisine merak sarmış. İnsan, ruh hali değiştiğinde gerçekten de önünde nasıl kapıların açılacağını, zihninde hangi fikirlerin uyanacağını bilemeyebiliyor. Kendisi bile bilemiyor. Sürpriz yumurta gibiyiz. Ama Ahmet'in hikâyesi her ne kadar doğru ve güçlü olsa da içime sinmeyen bir şeyler var. Bazen hayır dememek her ne kadar görünürde kendi değerini düşürmek gibi görünse de eğer gerçekten etkilenmiyorsan, duygu durumun bozulmuyorsa ve iletişimin gerçekten bir yardım içinse o zaman burada bir problem olmaz çünkü kırılan, istismara uğrayan, kullanılan, değeri düşürülen şey benlik değil midir? Hayır diyerek, kendi değerimizi yükselterek, acıdan kaçarak aslında hayır dediğimiz ve suçladığımız benliklere benzer bir benlik yaratmıyor muyuz kendimizde? E hani onlar yanlıştı. Kötü insanlardı. Kendisini düşünen ve başkasını kullanan? E aynısından sen kendinde yapıyorsun. Aynı karakteri oluşturuyorsun. Kendi değerini, benliğini yükseltip buna hizmet eden kölelerine sadaka dağıtıyorsun. Bazı tasavvuf okumalarım bu konuya farklı yaklaşmama sebep oluyor. La ilahe derken ilah yoktur diyoruz. İşte bu hayır demek. Tamam da her şeye la ilahe deyip de kendine demezsen ortaya bir Firavun çıkmaz mı? Sonra zaten illa Allah deniyor. Yalnızca Allah vardır. Bu kişisel gelişimciler La ilahe illa Sibel, La ilahe illa Beril, La ilahe illa Hakan, vesaire dedirtmeye çalışmıyor mu sürekli? Yani esnek ve açık olmak ama yine de kırılmamaktan bahsediyorum. Herkesle ve her şeyle iletişim halinde olup, açık olup bir beklenti halinde olmadığın için de kırılmamaktan. Böylece insan kendisine köleler aramaz, köle de olmaz. Çünkü hayır'cılık birer Firavun yetiştirme derdinde. İşte liberal dünyanın eleştirisini yaptım böylece. Tek geçer akçenin para olduğu ve insanın hiçbir kıymetinin kalmadığı bir düzen. Bu para düzenini, kendi çağında yavaştan dünyanın tek düzeni olmaya başladığı o ilk zamanlarda Honoré de Balzac alarm çanlarını edebiyatı aracılığıyla çalmaya başlamıştı. Tanrı'nın yerini Para'nın aldığı gerçeği. Geride bırakılması gereken başkaları değil, geride bırakılması gereken o başkalarıyla hatırası olan kendimiz. Onlar üzerinden biz kendimizi hatırlıyoruz. Tüm sorumluluk kendimizde, işte bunu atlıyoruz. Arkadaşıma işte söyleyemediğim şey buydu. Üzerime giydiğim karakteri bırakmadan, bu karakterin davasını terk etmeden, terk-i dava etmeden başkalarını suçlamayı ve o suçladığımın yine kendim olduğumu anlayamam. Geride bıraktığım kendimim. Başkaları değil. Kendime hayır diyorum. Başkalarına değil. Belki o hayır dediklerime öyle evet diyeceğim ama kendimi kaybederek değil. Sorun da buydu ya açık olmak kendini kaybetmek olarak döndü sana. Ama artık kendini kaybetmiyorsan hayır ya da evetlerin de bir anlamı kalmıyor ki. Allah'tan başka kimsenin olmadığına iman ettikten sonra tüm bu kendi eski anlamsızlıklarımızın ne anlamı kalır ki? Kalmaz. 

Pencereden dışarıya tekrar bakıyorum. Yosunlu rayları göremiyorum. Tekrar tekrar dönüp bakma isteğim yok. Ayağa kalkmak falan, aman aman. Vagonun öbür tarafındaki pencerelere bakıyorum. Karlı dağ tüm heybeti ile karşımızda. Tırmanmak için heyecanlanıyorum. Ahmet geliyor. Yanıma oturuyor. Gözlerini ovuşturuyor. 

- Bak bak, ne var orada, diyorum. 

Gözlerini ovuşturması biraz daha sürüyor. Esniyor ve ardından elimle işaret ettiğim yöne doğru bakıp dağı görüyor. 

- Oo şov başlasın bakalım, bismillah da bismillah, diyor. 

- Uyumadan önce öyle güzel bir konuya değindin ki. Deminden beri onu düşünüyorum. Ve kafamda bazı şeyleri oturtmama vesile oldun. Valla Ahmet, Allah razı olsun yani, üzerimden yük aldın resmen. 

- Hangi anlattığım? Şu hayır demekle ilgili olan mı? 

- Evet. Şimdi trenden ineceğiz. Yolda konuşuruz. Eşyaları hazırlayalım da. Yani sen uyurken ben bir aydınlanmalar yaşadım ki sorma. Dağda bunları konuşmak ayrı keyifli olacak. 

- İyi bakalım. Kahveni bitirdiysen... 

Ayağa kalktık. Vagon değiştirdik. Çantalarımızı toparlamak için kendi vagonumuza doğru yürürken açık bir pencere gördüm ve oradan biraz dışarıyı izlemek istedim. Ahmet koltuklarımıza doğru gitti. Dağ gerçekten çok güzel görünüyordu. Çok heybetli, ihtişamlı, ulu idi. Dağın en çok kendine has ve yüce olan sessizliğini merak ediyordum. Buna ihtiyacım vardı. Başımı biraz sarkıttım ve trenin en önüne baktım. İlk vagondan başlayarak daha ilerisine henüz varmadığımız rayları takip ettim. Etrafımızdaki tepelikler ve ağaçlıklar azaldı, boşlukta bir araziye çıktık. Çok uzaklarda kalan yosunlu rayların devamını gördüm. Artık yosunlu değildi. 

Temiz raylar. Dağın sessizliği. Geride kalan gölge. Telveli kahve. Kendine hayır. Temiz raylar. Dağın sessizliği. 

Tren yolculuğumuz sonlandı. Çantalarımızı sırtlanıp aşağı indik. Bir taksi tuttuk. Taksinin zincirli lastikleri beni iyice havaya sokmuştu. Dağa yakın bir yerde indik ve yürümeye başladık. Yürüdük yürüdük yürüdük. Tırmandık, dinlendik, yürüdük, durduk, dinledik. Ve dağın zirvesine çıktık. O alışkındı elbet. Her yıl geliyordu buraya. Benim ise ilk gelişimdi. Tüm teçhizatımız hazırdı. Alet edevat, kılık kıyafet tamamdı. Soğuğa da alışkındım ama o sessizlik bir başkaydı. Gerçekten buraya gelmeden önce, dağcılıkla alakasız olarak, özel hayatımla ilgili bazı şeyleri halletmem gerekiyormuş. Çok yeni bir hobi, yeni bir başlangıç, yeni bir yol bazen o şeyin kendisi ile alakasız çözümlemeler, serbest kalışlar, prangalardan kurtuluşlar ile gelebiliyor. Ve zihnimdeki o gürültülerle buraya gelemezdim. Gürültüleri gördüm, tanıdım, terk ettim ve trende bir türlü dilime gelmeyen, sezdiğim ama kendi kendime açıklasam da tam olarak ifade edemediğim hakikati işte şimdi bu dağın zirvesinde yaşıyordum. Neydi o hakikat? Ulvi sessizlik! Trende iken bunları daha derinlemesine dağa tırmanırken konuşuruz demiştik Ahmet ile ama hiç konuşamadık. Sadece dağa tırmanırken ki kısa yol konuşmaları vardı o kadar. Genel olarak sessizlik hakimdi. Odağımız sessizlikti ve sadece karların içine batan o adımlarımızın huzur verici tok seslerini işitiyorduk. Zirvede durdum ve daha önce tanımadığım o sessizliğin sarhoş edici etkisiyle aşağıda belli belirsiz görünen tren raylarını seyrettim. Harikaydı. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...