Ana içeriğe atla

Türk Pragmatizm Tarihi ve Milliyetçilik Serüveni

BU yazımda biraz Türk milliyetçiliğini düşünelim ve anlamaya çalışalım istiyorum. Farklı bir tarih okuması yapmayı deneyeceğim. Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışının tamamen refleksif olduğunu ve felsefi anlamda kavramsallaştırılmış bir temelinin olmadığını düşünüyorum. Tıpkı İsmet İnönü'nün dünya, bulunduğu çağın şeklini aldığı zaman Türkiye'nin de bu şekle göre pozisyon alacağı ifadesinde olduğu gibi Türkçülük de zorunlu bir pozisyon alıştı. 

Türk milliyetçiliği Alman milliyetçiliği gibi değildir. Almanlarda bu iş felsefi anlamda temellendirilmiş, içselleştirilmiş ve Alman felsefesinin romantizminin etkisiyle toplumda bir şekle bürünmüştür. Biz Türkler ise bambaşka bir felsefi maya ile mayalanmış bir toplumuz. Yunus Emre'ler, İbn Arabi'ler, Mevlana'ların mayası ile mayalanmış, kavramlarını oturtmuş ve buradan bir yaşam tarzı çıkarmış insanlarız. Her ne kadar bundan uzaklaşsak bile ve dünyanın şekline göre pozisyon almaya çalışsak bile bunların hepsi üzerimizde sakil duruyor ve ağzımızdan eskilerden bir cümle fırlayıveriyor: "Haydan gelen huya gider" diye. Orada Hayy ve Hu'nun ne anlama geldiğinin farkında olmasak bile tüm deyim ve atasözlerimize Sufi hâl sirayet etmiştir. Bu mânâ doğrultusundaki Türklükte senlik-benlik yoktur ki, kalmamıştır ki milliyetçiliği yapılsın. 

İmparatorluk 1. Dünya Savaşı'na doğru giderken, Tanzimat ile başlayan bir telaşa girmiştir. Toparlanma telaşı. Ülke yıkılmak üzeredir ve bu korku ve panik ile alternatif fikirler üretilmiştir. Türkçülük de bunlardan birisidir. Yani son dakika insanı olarak ya da milleti olarak sıkışmışız ve bunu bulmuşuz. Bakmışız ki etrafımızda herkes "Ben benim" diyor, Türk de "o zaman ben de benim" demeye başlamış ama bunu derken de öz benliğini kaybetmiş. İnsani yanını. 

Acelecilik bir kere gelmeyegörsün, insan patır patır dökülür. Bir şeyi düzelteyim derken dirseği ile çarparak on şeyi birden yıkar. Napolyonculuk oynayan Jön Türkler her ne kadar iyimser ve vatansever olsalar da tamamen hayalperesttiler. Sarıkamış Faciası Napolyoncu hayalciliğin bir sonucudur. Filistin Faciası ayrı telden. Çanakkale Zaferi ise maalesef geçici zaferdir. Almanların savaşı kaybetmesiyle İngilizler yine Çanakkale'den geçip İstanbul'u işgal etmişlerdir sonuç olarak. Tabii İstanbul boğazı geçişlerini de kapattıkları için denizden yardım göremeyip fakirleşmesi hızlanan Rusya da ihtilale uğramıştır. 

Ne Jön Türkler ne Sultan Abdülhamid çöküşü durduramayacaktı. Nitekim Kıbrıs'ı bile Sultan zamanında İngilizlere rehin vermiştik. Bugün Kıbrıs'taki trafik kurallarının Britanya'daki gibi tersten olması, arabaların soldan gidip sağdan gelmesi vesaire hep İngiliz yönetimindendir. Kıbrıs'ta trafik ışıklarında beklerken tarih üzerine düşünebilirsiniz. Ardından da Filistin olaylarının aynısı olmuştur zaten. İngilizler ipleri hafif gevşetince Rumlar Türkleri katletmeye başlamıştır. Bugün de BM ipleri yıllardır gevşete gevşete ve Yahudiler de Arapları katlede katlede İsrail genişlememiş midir? Filistin şanssızdır ama Kıbrıs'ın şansı Türkiye'nin hemen tepesinde olması olmuştur. Nitekim askeri çıkarma ile adanın yarısını geri aldık. 

Biz Rumeli faciaları gibi faciaların travması ile fikren Türkçülük alternatifine refleks olarak tutunmuşken bu fikrin sivri uçları da gayri insani dokunuşlar olarak sonuçlarını göstermiştir. Filistin'deki yönetimde Jön Türklerin Türklüğü öne çıkarması gibi. Yani bu bizimle aynı vatandaşlığa sahip olan Arap kökenli insanların ayrımcılık görmesi demekti. Kader ağlarını ördüğü zaman artık yapabilecek pek de bir şey kalmıyor. Seçilen somut bir kararın artı ya da eksi sonuçları ardı ardına gelmeye başlıyor. Türkçülük ve Arapçılık da “canım benim” diyerek kucaklaşmıyor elbette, zıt kutuplar birbirini iter. Bunların fikrî tohumu ta 1789 Paris'ine endeksli. Jön Türklerin A takımı daha çok Alman milliyetçiliğine müptela idi, B takımı ise Fransız milliyetçiliğine. Zaten cumhuriyeti kuran zümre de B takımı idi. TBMM'nin Birinci meclisinde monarşi, meşrutiyet (A takımı) ve cumhuriyet (B takımı) var iken, İkinci Meclis ile sadece B takımı (CHP) kaldı, geri kalanı elendi ve cumhuriyet kuruldu. Aklıma filozof Sakallı Celal'in sözü geliyor. Monarşiyi denedik olmadı, meşrutiyeti denedik olmadı, cumhuriyeti denedik olmadı, biraz ciddiyet beyler diye. 

Çanakkale Zaferi ile aynı yıl bir de başka bir şey olmuştur. Dört bir yandan herkesin "sen sensin, ben de benim" furyası dönerken Türkler bu senlik-benlik iletişim biçiminde sol yanlarında Rumlar, Slavlar, Bulgarlar, aşağıda Araplar, Farslar, yukarıda Ruslarla bu zıtlaşmaları yaşarken, sağlarına baktıklarında da Ermenilerle karşılaşmışlardır. Kürtler ise henüz beklemedeydiler çünkü cumhuriyetin kuruluşunda ortaklık vaat edilmişti. Ki sonra dünyada çok farklı rüzgârlar esecek, Adolf Hitler kükreyecek ve bizim ülkemizin ruhuyla hiç alakasız olan Türkçülüğün ırkçı ve seküler biçimi Yahudi düşmanlığına başlayacaktır; Trakya Olayları gibi. İsmet İnönü de o günlerde bir yandan Nazi Almanyası'na diğer yandan da Sovyet Rusya'ya bakacak ve elindeki kartları ülke içinde ona göre oynayacaktır. Elindeki kartlar ise bir yanda Nihat Atsız'lar, diğer yanda da Sabahattin Ali'lerdir. Hitler kaybedince hapse giren Atsızcı Türkçüler olmuştur. Hitler kazansaydı hapse giren Sabahattin Ali'ler ve solcular olacaktı. 1944 yılında Nazım Hikmet ise zaten 17 Ocak 1938'den beri hapisteydi. 

Hitler'in kaybetmesi, Türk toplumunda da Atsız'cı Türkçülüğün fazla insafsız gelmesi sebebiyle Alparslan Türkeş bu Hitlervari milliyetçiliğe manevi bir hava katmaya karar verdi. Türk-İslam söylemi böyle ortaya çıktı. Üç hilali öyle bir şekle soktular ki aynı gamalı haç gibi oldu. Bazı organizasyonlara girdiler SS'leri hatırlatan. Ülkücülüğün kuruluş yılları ve öncesinde Atsız iyi araştırılırsa Nazizmin etkisi ve hatta bağlantısı çok net görülür. Sonuçta Nazım Hikmet nasıl komple İnönü devrinde Sovyet bağlantısından dolayı hapis yattıysa Türkçüler de Nazi Almanyası tarafından fonlanıyordu. Ancak Hitler öyle bir yükselişteydi ki, Napolyon gibi tüm Avrupa'yı istila etmişti. Bu yüzden Türkçülük kendi fikrî ömrü bakımından henüz ümit vaat ediyordu. Türkiye tarihinin ilk ve son radikal Türkçü başvekili Fenerbahçe Stadyumunun adını aldığı Şükrü Saraçoğlu'dur mesela. Türkiye'de ırkçılığın zirve olduğu ve Atsız'ın çok rahat olduğu bir dönemdir bu dönem. 1942 yılında başbakan oldu. Polonya, Fransa, Belçika, Hollanda, Norveç, Danimarka, Balkanlar, Yunanistan, Baltık ülkeleri istila edilmiş ve Rusya'ya doğru başarılı girişimlerde bulunulmuş (Barbarossa Harekâtı) Almanya tarafından. Böyle bir Dünya atmosferi içinde İnönü tabii ki Şükrü Saraçoğlu'nu başa getirmişti. Henüz Hitler Stalingrad'a gelmemişti ki bilindiği gibi Almanya oradan sonra gerileyecekti. 

Almanlar Avrupa'yı ve Rusya'nın batısını işgal ettikçe o topraklarda bulunan tüm muhaliflerini ve Yahudileri de büyük bir organizasyon ile trenlerle çalışma kamplarına gönderiyordu. Hatta denir ki Almanlar bu organizasyonun antrenmanını önce Türkiye'de denemiştir, Çanakkale Savaşı ile aynı döneme denk gelen Ermenilerin imparatorluk topraklarından tehcir edilmesiyle. Bilindiği gibi yönetimde Jön Türklerin Alman yanlısı A takımı vardı ve birçok konuda ve savaşlarda Alman komutanlar yönetimde ve danışmanlıktaydılar. Teknik destek ve silah desteği veriyorlardı. Orduyu modernize ediyorlardı. Çanakkale Savaşının başkomutanı Alman'dı, gibi. Tabii Alman ordusunda şovenizm zirvedeydi. Nazi Almanya'sının alt yapısı felsefi, toplumsal, kavramsal vs artık her ne kadar -sal varsa hazır durumdaydı. Her şey bir Versay Antlaşması ile Alman toplumunun onurunun zedelenmesine bakıyordu. Ki bu da oldu ve tüm toplum Hitler'e tutundu. Bizde ise Türkçülük bir dönem iki aşamalı olarak zorunda kalarak parladı, Jön Türkler ve Atsızcılar devri olmak üzere ama hiçbir şekilde bunun bizde bir karşılığı, alt yapısı olmaması, hiçbir -sal'ın eşleşmemesi nedeniyle zaman geçtikçe o parıltı söndü. Devrin zorunlulukları ile tutunulan ve üzerimizde sakil duran birer fikrî hatıra olarak da geri planda kaldı. 

Monarşiyle sivrilen hanedancılığın, aileciliğin kutsanması ya da politik entrikalarla müteşerrilerin (misal Kadızadeliler; dinin şekilci, şemalci, kabukçu takımı) devlet politikasında etkin olması Sufilere karşı bir hamle oluşturmuş ve dine tepkiye kadar evrilmiştir. Jön Türkler yaptıkları ihtilalle nitekim sadece milliyetçi değil aynı zamanda dine de tepkiliydiler. Osmanlı öncesinde Selçuklu'da felsefi, kavramsal, manevi, kalbi anlamda Türk insanının dünyasını kuran maya ekşimeye başlamıştı. Yüzyıllardır bu ekşimenin midemizdeki semptomlarını yaşıyoruz ve bu semptomlar bizde pragmatizm olarak ortaya çıkıyor. İşte Türk Pragmatizminin Tarihi ve Milliyetçilik Serüveni. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...