Ana içeriğe atla

Bir İsveçli ile 15 Dakika

AKTÖR Gérard Depardieu'nun Masum kitabında, "Kendimi gitgide daha başıboş hissediyorum. Artık hiçbir şey bağlamıyor beni. Herhangi bir anda, herhangi bir yere gidebilirim. Daima bagajsız yolculuk ederim ben" demesi gibi bir ruh halindeyim ben de son zamanlarda. 

Hiçbir şey bilmiyormuşum gibi hissediyorum. Belli bir dönem yaşıyorum. Sonrasında o dönemde bildiklerimin hep bir yanlış yorumlama olduğunu fark ediyorum. Doğrusunu öğreniyorum ama doğrusunu da yine yanlış yorumluyorum. Kurduğum bağlantılar hep havada kalıyor. Öyleyse kendime kurduğum anlam zincirleri neden beni bir süre götürüyor? Placebo etkisi mi acaba? Bilmiyorum, tek bildiğim her seferinde en baştan başladığım. 

Bakırköy hastanesi parmaklıkları ardında hayal dünyasına hapsolmuş bir meczup gibi hissediyorum. Herkes bir şeye inanır. Ben de bir şeye inanıyorum. Zaten hiçbir şeye inanmayanlar iki lafın belini kırmaz, direkt boşluğa atlarlar, onların pek şakası olmaz. Biz yaşayanlar olarak konuşuyoruz. 

Bu hayal ve yanılgılar aleminde pusula ne olacak? Çok fazla tecrübe, çok fazla insan tanımak, çok fazla yer görmek, çok fazla anlamaya çalışmak mı? Bu da olacak tabii. Ya da Aristocuların pek üzerinde durmak istemediği ruh ve kalp mevzusu üzerine mi eğilmek? Pusula bu mu olmalı? Hayal âleminde gezinirken her karşılaşmalarda kalbi mi yoklamalı? 

Gördüğüm şey şu. Bir yaşa gelen aklı başında her insan kendisini bir kişiye bağlamaktan çekiniyor. Bu yüzden de kendine ait bir dünya yaratıyor. Hobisi olur, bir yaşama rutini olur, sanat olur, ibadet olur ama hep kendi başına yapabileceği bir şey. Bu, kişinin kendine ait bir dünyasıdır. Karakterinin inşa olunduğu yer. İradesinin ortaya çıktığı yer. Özgürlük ve bağımsızlık alanı. Mekânı ise kendi iç dünyası. Zihni, kalbi. Tabii gerçek bir mekân olarak da alana ihtiyacı var elbette. Bu, insanın yalnız kaldığında kendisini ayakta tutabildiği yegâne dostça uğraşıdır. 

Bunu anlayana kadar insan çocukluk, gençlik ve Allah korusun yaşlılığa doğru bile kendine bir dünya kurmaz, kuramaz. Kendi alanını ve kendisini inşa edemez. Birisini merkez alır kendisine. Anne, baba, sevgili, eş, arkadaş, vd. Yörüngeye girer yani. Ta ki gerçekten bu bağ dolayısıyla acı çekene kadar. Ha acı çekmedi, düzeni de sürüyor. Ne kaybeder kendi dünyasını yaratmayarak? Kendini kaybeder ne kaybedecek. Kendisini, potansiyelini, yaratımını, iradesini, yolunu hiç tanıyamayacak. 

Her yolu kutsamıyorum tabii ki. Yol vardır insanı uçurumdan aşağı götürür. Yolun vasıflarından birisine de irade dedim. İnsanı yol ayakta tutar. Ayakta tutmalı. "ölmek istiyorum ama tteokbokki de yemek istiyorum" kitabının Güney Koreli yazarı Baek Sehee gibi talihsiz örnekler de var elbet. Kitaplarıyla depresyonla mücadeleye ilham olmuş ama 35 yaşındaki intiharı ile bu mücadeleyi gölgelemiş olarak. Aslında gölgeleme falan yok. Olduğu kadar olmuş işte. İntihar edenler zavallı ve kaybedenlerdir ama biz yaşayanlar kazananız gibi saçma bir moda da girmek istemiyorum. Çok çirkin ve edepsizce. Bu konuyu nötr bırakalım. 

Nötr demişken. Konuları nötr bırakmayı seviyorum. Konuların üzerinde durmak ama bir taraftar edasına bürünmeden, bir taraf olmadan nötr olarak anlamaya çalışmak ve anlayıp anlamadığın kadarıyla da konuyu ortada bırakmak. Tabii bu tavrın safi olabilmesi için içten pazarlık da olmayacak. Yani gerçekten düşüncelerinde de gizli bir taraftarlık olmayacak. Nötr bırakacaksın. Bu bir anlamıyorum yazısıdır. Olabildiğince samimi olmaya çalışıyorum. Gözüme o absürdizmin zirve yaptığı bir İsveç filmi olan İnsanlara Bakan Güvercinler filmindeki ruh hali gibi görünüyor insanlar ve şeyler. 

Belki de hayattan uzak olmaktandır bu. Hayata temas etsem gerçekten taraf olmak zorunda kalacağım çünkü, ve kılıçlarımı ben de çekeceğim. Ama hatırladığım kadarıyla çoktan pes ettim. Lise çağlarımda bana "ölü gibi oldun" demelerini hatırlıyorum arkadaşlarımın. Ki nitekim mistisizmle ilgilenme çağlarım da o zamanlardan başlar. Okumaya ve yazmaya başladığım dönemler aynı zamanda. Bu gerçek dünyayla yapamamanın alternatif bir dünya bulma çözümü. Mars'a da gidemeyeceğime göre odamdaki duvardan sırlı bir kapının açılması için dua edeceğim tabii ki buralardan kaçmak için. Bir yıl boyunca Yahudi kitaplarından duaları öğrendiğimi hatırlıyorum. Kuzenim bana İsrail'den Yahudi örtüsü getirmişti hatta. Tevafuka bakın. Amida kılmak diyorlar. Ya da yanlış hatırlıyorum. Üç yılım kiliselerde geçmiştir. Vesaire vesaire. Kapı açıldı mı? Açılmadı belki ama en azından bu uğraşı ve hakikat arayışı ile dalga geçen ve önemsemeyen insanların varlığını unutuyorum ya. O işte tüm açılmayan kapılara bedel. Yıllarca forumlarda yazarken tanıştığım birisi vardı. Felsefe üzerine baya kafa yormuştu. Yaşlıca birisiydi. Bir gün ölüm haberini aldım. Doğdu, felsefe yaptı ve öldü. Sokrates için diyorlar ya. İşte öyle. Hayat da böyle geçiyor. Geçecek. Bugün mesela baya bir kişi doğdu. Baya bir kişi de öldü. Neler oluyor? Kapıma gelmedikçe aptalların savaşları da umurumda değil. Herkes birbirini bombalıyor, bıçaklıyor, gücü yetmiyorsa kalbini sözle kırıyor ya da düşünce gücüyle bok atıyor. Sevgi gönderenler de var. Selamlaşan, tokalaşan, sarılan, çiçekler, böcekler, kuşlar cıvıldar. Asla ve asla anlamayacağım şey ise bu dünyada mükemmel, özgür, eşit, hür artık ne haltsa en mükemmel kavramlarla bir siyasi düzen kurulacağına inanmak. İnsanın doğasına aykırı bu. İnsanın yaşamı zihinlerde oluşturulan yapay ideolojilere, sistemlere, projelere asla uyamaz. Kaç bin yıl geçti. Hâlâ neyi anlamadık? 2500 yıl öncesinden bir şiir okuduğum zaman şok olmuştum. Şairin birisi gençlerden şikâyet ediyordu. Eskisi gibi değil artık diye. Hangi eskisi yahu? Antik Yunan'dan bahsediyoruz. Bitmeyen konular, dallanıp budaklanan mevzular, hayal dünyasında yaşıyoruz resmen. O kadar çok bilgi, kitap, tecrübe, hakikat var ki. Ben yürüyorum. Önüme geleni topluyorum. Ancak öyle bir sonsuzlukta yaşıyoruz ki. Bildiklerim yetmiyor. Yine her şey üzerimden dağılıp dökülüyor ve en baştan başlıyorum. En baştan ele alıyorum. 

Hayal dünyası. Bundan nasıl uyanıyorsun? Canın yanınca. Can nedir? Et mi? Bazen etin acımasından çok daha büyük acılar çekebiliyoruz ama. Çok farklı dünyalar var. Hayatında ilk defa siyahi bir insan gören kişi gözlerini almadan durabilir mi ondan? Duramaz muhtemelen. Peki siyahi olan kişi bu durumdan rahatsız olmadan durabilir mi? Muhtemelen duramaz. Niye yazdım ben bu cümleleri şimdi? Hiçbir yere bağlamak niyetinde değilim. Buralarda bir şeyler oluyor ve ben güvercin gibi izliyorum insanları. Bir İsveçli ile 15 dakika konuşmak isterdim. 

Ben gönülsüz bir nihilistim. Gönülsüz bir absürdist. Bu yazı bir mesaj içermeyerek nötr kalacak; değiştirmeye çalıştığım ruh halim ile değişebilen ruh halim arasında bir metin olarak...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...