Ana içeriğe atla

Hüdayi naber? (anı)

 " Çatıya çıkıp ara sıra Sumida Nehri'nden esen cılız, 

kasvetli esintiyle yıkandık 

ve tepeden tırnağa 

sefil bir yaz ziyafeti çektik." 

İnsanlığımı Yitirirken, Osamu Dazai 


 

Yıl 2013. İskenderun'dayım. Hatay. Acemi birliğindeyim. Denizci askerim. Hava çok sıcak. Herkesin saçı kısa ve herkes yanmaktan çikolata gibi olmuş. Aramızda hiç fark kalmamış. Güneşin altında marşlar söyleyerek uçsuz bucaksız yollarda amaçsızca yürüdüğümüz yıllar. Yine de güzeldi. İnsan bir bütün hissediyor o oluşumun içinde. Yalnızım ama bir şehre yürüyen ordu gibi. Jean-Paul Sartre'ın Bulantı adlı romanındaki bu sözünü hep kalbimde hissetmişimdir. Bu sefer mecazı bir de gerçek olarak deneyimledim, iyi oldu. Yaşasın edebiyat! Başı sonu belli olmayan, yolların kenarları sadece yeşillik ve ağaçlıktan ibaret bir yerde, kızgın güneşin altında, gıdım gıdım atılan adımlarla bir yek vücut olarak yürüyorduk. Öyle iyi geliyordu ki, birinin bana söylediği "Sen askere git, psikolojine iyi gelir" lafı sürekli teyit ediliyordu. Psikolojim hakikaten ne zaman iyiydi ki? İşte ama burada iyi olmuştu. Emir, komuta, marşlar, tüfek atışları, o kulakları sağır eden patlama sesleri, sanki hepsi antidepresan gibi geliyordu. İçim huzurla doluyordu. Anksiyetem diniyordu. Kafa o kadar doluydu ki. Ancak böyle dengelenmiş gibiydim. Bütün bu tan tana bitip de akşam olduğu zamansa melankoli gelirdi. Her zaman asker muhabbeti kesmezdi. Akşam yemekleri yenmiş, herkes bir köşeye çekilmiş. Tüm talimler yapılmış, arada satranç ve kart oynanmış. Namazını kılan kılmış. İşte akşamla baş başaydık. Bölüğün meydanına koyulan gazeteleri de kimse okumazdı. Hepsini tek tek toplar bir köşede okur bitirir sonra geri asardım. O gazeteler nefes alanımdı. Sonra zaten Ankara'ya usta birliğine geçince iç çamaşırlarının kenarda ezilerek durduğu ve komutanın da teftişte hayretle baktığı o ranzanın yanındaki ağzına kadar kitaplarla dolu olan dolabıma kavuşmuştum. Ahmet Altan'ın tüm romanlarını ve denemelerini orada bitirmiştim. Henüz tam vatan haini değildi. Böyle yarı yarıya idi. Ucundan gösteriyordu. Sonra tam terörist oldu. Ülkede darbe marbe oldu işler karıştı. Yazarla aram iyice açıldı. Hırsız ama çalışıyor diye bir laf vardır ya bu yazar da terörist ama iyi yazıyor ne yapayım. Askerde ayrıca iki tuğla büyüklüğünde kırmızı renkli ciltleri olan bir Adolf Hitler biyografisi bitirdiğimi ve Nietzche'leri okuduğumu hatırlıyorum. Askeri birlikte iki lakabım vardı. Filozof ve deli. Neyse... RDM'yi asker olanlar bilir. Oranın müdavimiydim. Usta birliğinde zaten askeri birliğe değil tımarhaneye girdim. Sorunlu herkesi gönderdikleri ormanlık tepeliğin ortasında bir birlik. Tüm dünyadan uzakta. Biz de dünyadan uzakta. Öyle takıldık işte. Ben santralciydim. Üç kere komutanın kapısına gitmişimdir. Komutanım nolur bir kere nöbet tutayım diye. Kabul etmedi, etrafa saydıracağım diye korktu herhalde. İyi insandı. Allah selamet versin. 

Usta birliğine kadar geldik. Benim anlatacağım anı acemi birliğinden. İskenderun'dan. Akşam olduğu zaman melankoli gelirdi. Sigaralar yakılırdı ve herkes kendi düşlerine dalardı. O kadar çok sigara içerdim ki kafam dumanlanırdı. Arkamdan, baksana sarhoş herhalde nasıl sendeliyor yürürken derlerdi. Tek katlı ve tek odalı ufak bir yapı buldum. Bir şekilde çatısına çıktım. Orada herkesten uzakta olduğumu fark edince iyi ve güvende hissettim. Bu şekilde düşlerime daha rahat dalabilirdim. Çatıda bir de sırt üstü uzanınca yakınımdan geçenler de beni hiç görmezdi. İşte orada başlardım ardı ardına sigaralarımı yakmaya. Akşam vakti bütün galaksi gözümün önünde. Yıldızların hepsi. Sonsuzluk alemi ile baş başa kalırdım. İskenderun akşamlarının cılız ve kasvetli esintisinde yıkanırdım. Sigaramla da tepeden tırnağa sefil bir yaz ziyafeti çekerdim. Yalnız biraz da çekinmiyor değildim çünkü durduğum yerin dibinde dikenli teller vardı. Yani orayı biraz kanırtsa birisi ve kazasız belasız aşağı atlasa, ki uçurum gibi bir yerdi, oradan atlamak için Rambo olmak lazım, yine de kaçmak için müsaitti. Ne gerek var, yap askerliğini bitsin işte. Ama işte insan hayal kurmakla mükellef bir canlı. Gözünün önüne geldiği an hemen bir hikâye kuruyor. Sonra da o hikâyeyi kendisine yaşatıyor. Ben o düşlerde çok dolanmadım ama bir başka akşam çatıya tekrar çıktığımda telin yanında bir bot gördüm. Allah Allah. Birisi buradan kaçtı ve botu da burada mı kalmıştı? Hiçbir şey olmamış gibi davrandım ve ritüelimi gerçekleştirdim. Kasvetle esen rüzgârı karşılamak derdindeydim. Sırt üstü uzandım ve yaşasın edebiyat dedim. Bir gözüm de bottaydı. Bu başıma bela olmasın. Kavimler göçünün tam ortasında mı kalmıştım? Millet bir gedik bulmuş ve o gedikten akıyordu da ben tam o noktada sefil bir yaz ziyafeti çekmeye mi karar vermiştim kendi kendime? Şimdi işin en garip yanına geliyoruz. Başka bir akşam tam çatıya doğru yönelmişken kendi kendime tedirgin oldum. Sigara içtiğim yerin, dikenli tellerin tam dibinde olması, orada bir botun tekinin durması, birilerinin kaçmak için orayı fırsat bellediği ihtimalinin düşüncesi ve bunun bazı komutanların kulağına gitmesi ihtimali falan derken ben hikâyeyi kafamda kurdum ve askeri birlikte başka herhangi bir köşeyi seçip sigaramı yaktım. Ya da Hüdai diye bir arkadaş vardı. Merhaba merhaba'ların sıkıcılığına razı olarak onun yanına gittim. Sigaralarımızı yaktık. O akşam çatıya gitmemiştim. Sonraki gün o çatıda nelerin olduğunun haberi sabah geldi. 5 asker arkadaşım, yahu şu Kaan hep çatıya çıkıp sigara içiyor, biz de gidelim nasıl bir yermiş, Kaan'a eşlik edelim, gizlice gidip sürpriz yapalım ona diyerekten akşam çatıya çıkmışlar. Ben yokum tabii. Bot var mı yok mu Allah bilir. Beni bulamayınca da hemen dönmemişler. Biraz oturalım, a ne güzel vesaire derken birden arkalarından komandolar gelmiş. Nereden gelmişler, gökten mi inmişler, ne olduklarını şaşırmış arkadaşlar. Yat yat yat yat! Bunları bir güzel pataklayıp derdest etmişler. Ne yapıyordunuz kaçıyor muydunuz? Demişler. Tabii öyle diyecekler. Tabii ya. Dayak da yemişler. Komandolar haklı. Yahu bir kere orası tellerin yanı, biri de zaten kaçmış, siz burada toplanmışsınız ne yapmaya çalışıyorsunuz? Arkadaşım, burası askeriye, burada nizam var intizam var. Sigara içecek başka yer mi yok? Değil mi ya? Hüdai naber? Merhaba. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...