Ana içeriğe atla

insan insan

TESİR üzerine düşünüyorum. Etkilenim. Tesire açıklık. Ya da kapalılık. Açıklık üstünkörü olmuyor. Rast gele esen rüzgâra insan kapılmıyor. O esen rüzgârlardan bazıları etkiliyor. Bazıları etkilemiyor. Bazıları bizi etkiliyor. Bazılarını biz etkiliyoruz. Rüzgâr direkt bize doğru esse de etkilenmezsek biz ona yön vermiş oluyoruz. O bizden etkilenip şekil alıyor ve devam ediyor. Her şeyi kalıplaşmış sebep sonuç ilkelerine göre açıklayamıyoruz. Daima bir şeyler açıkta kalıyor. Hem de fazlasıyla. O boşluğu olabildiğince görmezliğe geliyoruz. Ya da indirgemeci yorumlarla köreltmeye çalışıyoruz. Ancak devasa bir açıklanmamış bir açık olarak o hakikat ortada kalakalıyor. Kimse de tatmin olmuyor. Yarım kalan şeyler var hep.

Pozitif yan üzerine yazmak gerçekten zor oluyor. Bir yere çıktığımı hissederken oradan hemen inip karanlık köşelerden bahsedesim geliyor. Onlar daha somut. Daha belirgin. Daha elle tutulur. Huzursuz olan daha bir sivri ve dikkat çekiyor. Daha renkli. Alacalı bulacalı. Göz alıcı. Dikkat dağıtıcı. Gürültülü. O yüzden de sessizliği yakalamak zor oluyor. Yakalansa bile orada çok duramıyorum en azından kendim adına.

İnsan iyi tesir de alsa kötü tesir de alsa, her esen rüzgârdan da etkilense sonuç itibariyle dairesi bellidir. Nerelere açılabileceği, savrulabileceği ya da durabileceği açıktır. Kendi merkezinde huzurla dengeli durmak da bir seçenek, çeperin sınırlarına savrulup macera aramak da bir seçenek. Ama en nihayetinde bu evrende etkisi ne kadar ki? Muhakkak bir etkisi var ama merceği ne kadar uzaklaştırsak o kadar önemsiz hale gelir bu etki. Bu yüzden de önemli olan kendi huzurumuzdur. Bir yaşa gelen aklı başında her insan böyle düşünür. O yaşa gelene kadar da her şeyi dener. Doluya koyar, boşa koyar. Öyle yapar böyle yapar. Gezinir, uçar kaçar. Sonunda bir yere konar. Buna da hayat deriz. Geçmişe bakıp anılar yad edilir. Peki bunca tükenmişliğe değmiş midir?

İnsan yaşının gereğini yaşamalı denir. Bu sözü yanlış anlıyor olabilir miyiz? Belli tesirler altına girip alabildiğine o yaşam gücünü tüketmek? Yaşlar gençse daha fazla güç harcayacak potansiyelde olmak. Sonuna kadar gitmek. Bu kendi kendini tüketmektir. Kendini unutmaya yönelik. Bütün amaç kendini unutmaya çalışmaktır sanki.

İzlediğimiz, baktığımız, dinlediğimiz, okuduğumuz, meşgul olduğumuz şeylere dönüşürüz. Hamur gibiyiz. Çocuk da sünger gibidir. Evde ne görürse onu çekmeye başlar. Taklit eder. Yıllar geçer. Belli bir kıvama gelinir. Ardından da o minvalde başka rüzgârlara kapılırız ve sürekli aynalamalar yaparız. Etkilenimler. Etkileşimler. Kaos. Bu karşılıklı etkilenimler bir merdiven görevi görmez ise hem seni hem muhatap olduğun kişiyi bir adım yukarı çıkaran, o zaman birbirinin yaralarına bakıp el ele tükenen iletişimlere dönüşür.

Dönüşüm, tıpkı Kafka'nın Dönüşüm romanı gibi olur. O insanı bitiren tesirlerin altında o kadar fazla kalınır ki sonunda insan başka bir şeye olmaya başlar. Bebeklik ve çocukluktaki saf halinden başka bir şeye. Önce sünger gibi çekmişti, sonra hamura dönmüştü. Şimdi ya? İşte şimdi de romandaki gibi böceğe dönüşür. Odasından çıkamaz. Yatağından kalkamaz.

Kendimizi niye böceğe dönüştürüyoruz? Daha sonra da niye başka bir böcek bulup yalnızlığımızı gidermeye çalışıyoruz? Kimsenin kendisine faydasının olmadığı bir yerde birkaç faydasız bir araya gelse buradan ne çıkar? Daha büyük olumsuz tesirlerin çıkacağı kesin.

Kendimizi başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Kendimizi kendimizle, kendi geçmişimizle kıyaslamalıyız. Daha mı iyi daha mı kötü? Elimizdekilere bakıp da daha mı iyi daha mı kötü sorgulaması değil bu. Bu sorgulama kendi insanlığımızı yok sayma algısına girer. O zaman eldekilere göre kendimizi değerlendirirken başkalarını da öyle değerlendiririz. Elimizde olana şükür etmek neden zorlaşır? Neden illa bir korku yaşamamız gerekir mülayim hale gelmek için? Neden elimizdekileri lütuf olarak değil de hak olarak görürüz? Çünkü boğulmuşuzdur. Kasvet çökmüştür. Canımız sıkılır. Hem de öyle böyle değil. Çok sıkılır. Daralırız. Birisi gelir ve güçlü kollarıyla bizi sıkar adeta.

Burayı biraz düşünmek gerekiyor. Hep başkalarından şüphe etmeyi tercih ederek düşündük. Hep başkalarını suçladık. İki dakika da kendimizden şüphe etsek? Kendi hatalarımızdan kendi kendimizi bu hale soktuğumuzu düşünsek? Şüphecilikte, mantıklı olmakta, akıllı ve haklı olmakta o kadar ustayız ki. Bir şeyler yolunda gitmiyor mu? O zaman iki dakika oturup da şu düşünme şeklimizi bir değiştirmeyi deneyelim.

Biz insanız. Odun değiliz. Kendimize karşı yaptığımız bazı davranışlar bizi etkiliyor. Kendimizi maruz bıraktığımız rüzgârlar bizi etkiliyor. Farklı ve özgün olmuyoruz yaptıklarımızla. Gerçekten huzursuz oluyoruz. Olumsuz anlamda etkileniyoruz. Boş bir odaya gidip koltuğa oturalım. Bir süre sonra sıkıntı mı basıyor? Düşünceler hücum mu ediyor? Niye sadece insan olarak durduğumuz yerde huzursuzlanıyoruz? Niye korku, öfke, utanç, tedirginlik? Bunlar niye baskın? Anladık, biz haklıyız. İnsanlar suçlu. İyi de bu mentalite ile devam edip de huzuru bulan var mı? Böyle olup da huzuru buldum diyenlerin hepsi kendi insanlığını çoktan yok edip acımasızlıkta çoktan haddi aşanlardır. Yani çoktan insanı bir meta olarak görüp herkesi ve kendini elinde olanlarla değerlendirenlerdir. Böyle olan insanlarda da böcekleşme iyice yerleştiği için ve o rüzgârlar fırtınalara döndüğü için muhakkak kendilerini düzenli olarak uyuşturacak bazı alışkanlıklara sahiplerdir.

Artık modern insanın rahipleri olan psikologların o çocuk ve ebeveyn yorumlarına da inanmıyorum. Kim kimse saf sevgi verebilmiş? Bir çocuğun ebeveyni olsa da olmasa da travmaya girecekse giriyor. Birisinin işi olsa da olmasa da sürekli şikâyet eden bir mentaliteye sahipse o kişi için ne yapılabilir ki? Yalnızlık şikâyeti olan birisinin yanında birisi olsa ayrı derttir olmasa ayrı derttir. Yani bu şekilde daha ne kadar devam edilebilinir? Edilemez. Edilemiyor da zaten. Daha da tükeniyoruz. Tükendikçe nefes alamıyoruz. İyice dibe batıyoruz. Dibe battıkça olgunlaştığımızı zannediyoruz. Acımasız oldukça, çocukluğumuzu kaybettikçe büyüyoruz diye düşünüyoruz. İnsanları kandırdıkça, can yaktıkça, kırdıkça, kurnazlaştıkça, ayak kaydırdıkça bu hayatta bir şeyler kazandığımızı zannediyoruz.

Bu hayattaki amacımız kendimize bir köşe bulup kendimizi en iyi şekilde unutmaya çalışmak için bir yaşam tarzı bulmaya çalışmak. Çok farklı ve çok özgün görünürse de tadından yenmez. İyice egomuz şişer. Böylece bu bile kendimizi tüketmeye hizmet eden bir bonus düşünce olur.

Güven, sevgi, huzur, neşe, keyif... Bu tesirler tertemiz bir su gibi içimizde kaynayıp durmada. Yaratıcı bir pınar yaratmış içimizde. Altımızdan sürekli ırmaklar akıyor. Ancak kendimizin ne olduğunu inkâr edip duruyoruz. Kendimize olan inancımız kalmamış. Hatta bu tabiri bile bozmuşuz. Kendine olan inancı başkalarının ellerindekinden daha iyisine sahip olmak adına kendimizi daha iyi tüketmeye koşmak olarak almışız. Evet, belki kendimizi hiç hissetmemiş olabiliriz. Tanımadık hiç belki. Hayatın hengâmesi böyle gelişti. İyi de şu anda bunu konuşuyoruz işte. Bitti. Rüzgârlar çok sert esebilir. Çoktan tesirler altına girmiş ve akıp gidiyor olabiliriz. Ama bilgi yok olmaz. Bunu öğrendiysek gün gelir o akışta bir yere çarpar, bacağımız kırılmış bir şekilde yolun kenarında ağlarken ve tutunacak bir dal ararken bu bilgi hazırda bekliyor olur zaten hafızada. İşte fırsat. Allah lütuf etti. Başka bir şeyi deneme şansı verdi. Deneyelim bakalım ne olacak. Kendimizi tükettik durduk. Korkularımızı besledik. Öfkeye dönüştürdük. Dünyayı suçladık ve kan kustuk. Bu şekilde, sürekli kaos halinde kalarak ne kendimize ne başkalarına huzur verebiliriz. Buradan da yeni ve güzel bir dünya çıkmasına imkân yok. Yol ve yöntem yanlışsa her şey yanlıştır. İnsanın dahil olmadığı yer yol da yok hükmündedir insan için. Çünkü asla huzur gelmeyecektir. Eve bu şekilde varılamaz. Altımızdan akan ırmakları kirleterek nereye varacağız? Tek içeceğimiz suyu niye kirletiyoruz? Sonra başkalarının sularına göz dikiyoruz? Başkalarına bağımlı oluyoruz. Ama bağlı olduğumuz ana kaynağı, suyu kesiyoruz. Suyun temizliği önemli. Su zaten geliyor. Biz nefes aldığımız müddetçe de gelecek. İyi ve olumlu tesirlerle ancak bunu yükseltebiliriz. Ama önce diğer rüzgârları kesmek gerekiyor. Tesir altına girmemek gerekiyor. Bir teşekkür, şükür ya da sevgi sözcükleri ile suyun içinde bile güzel şekiller oluşuyor. Çiçekleri besleyenler de çiçekler üzerinde benzer etkilere şahit olmuştur.

Biz hâlâ bir bebek gibiyiz. Fazlasıyla geçirgeniz. Taşlaşmadık. Kendimizi taşlaşmaya maruz bıraktık. Sürekli bir yerimiz kanıyor. Kan kaybediyoruz. Tükeniyoruz. Sonra da tüketiyoruz. Ne yaparsak kendimize yapıyoruz. İzin veriyoruz çünkü yaşamanın böyle olduğunu zannediyoruz. Doğru bildiklerimiz bizi bitirirken biz güçlendiğimizi sanıyoruz. Halbuki esneklik bu yaşamın yegâne gereken yol azığıdır. Yolda yürürken hararet basıp suçlamaya mı başlıyoruz? Çamura girmişizdir. Oradan çıkıp doğru gidersek zaten bambaşka bir tesire giriyoruz ve suçlamayı bırakıyoruz. İnsan oldukça bu böyle olur. Hatta inanmayacaksınız ama insanlar var hiç kırılmayan. Tek üzüntüsü ve dertlenmesi başka insanların kendilerini tüketmesi.

İnsan insan derler idi. İnsan nedir şimdi bildim. Can can deyu söylerlerdi. Ben can nedir şimdi bildim. Muhyiddin eder hak kadir. Görünür her şeyde hazir. Ayan nedir? Pinhan nedir? Nişan nedir? Şimdi bildim. Kendisinde buldu bulan. Bulmadı taşrada kalan. Canların kalbinde olan. İnanç nedir şimdi bildim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...