ÜZERİNE çöken kasaveti bir türlü atamıyordu. Günlerdir böyleydi. Kasvetli şeylerle ilgilenmiyordu. Aksine bir insanı ne şevklendirecekse hepsini öğrenip kasavetten kurtulmaya çalışıyordu. Melankoliden. Manincolia. Chassauéet. Buhrandan. Kabz hâlinden. Bir günah mı işlemişti? Birisini mi üzmüştü? Neler oluyordu? Pek tabii hakkaniyetliydi. Bu hâlini şükretmemeye bağlıyordu. Şükür de ediyordu. Neden sonra yine de hâli değişmiyordu. Derken bir ölüm haberi geldi. O hâlinden eser kalmadı. Bu kadar kolay mıydı diye düşündü. Peki ya "zaman"? O nasıl alt edilecekti? Anlık duygular gelip geçici idi. Peki ya kasvet? Bu? Kimine göre de bu gelip geçiciydi. Huzurun sürekli yaşandığı bir hâl vardı. Çünkü huzurda dururken huzurlu olunur ya da huzurlu olmak demek zaten huzurda durmak demekti. O'nun huzurunda durmak ise en büyük lütuftu. Bu çoğu zaman kaybedilir ama. Kasvet hâkim olur. İnsan, çoğu zaman ne vakit başladığı belli olmayan bir hengâmenin içinde buluyor kendisini. Yaşadıkça hep sonrası olacakmış gibi gelen, bu yüzden de sanki her bir iyi ya da kötü adımın buharlaşabildiği durumlar. Ama bazen de bundan alakasız bir hâl, tıpkı bir ölüm haberi şoku ile o süreçleri şuurda durduran ve insanı kendine getiren.
Tabii insan milyon çeşit meşrebe sahip. Kimi için ölüm haberi farklı tepkimelere sebebiyet verebilir. Ben biraz Balzac evreninde yaşıyorum. Zihnimde canlananlar tutkulu insanlar. Bu evrenin başrolü ise Dostoyevski'nin Alyoşa'sı. Tutkunun inceldiği nokta. Karamazov Kardeşler romanı koca bir katedraldir denir. Birçok çeşitli karakter döner durur. Merkezde ise Alyoşa. Manastırdaki Alyoşa. Zosima'dan el alan Alyoşa. Tabii bir de edebiyatın kasvetlendiği nokta var. Melankolinin vurduğu nokta. Osamu Dazai'nin Yozo karakteri. Bundan kurtulmak için her kötü işe sarılır. O kötü işlerden kurtulması için de başka bir kötü işe tutunması gerekir. Boşa koysa dolmaz, doluya koysa almaz. Bir türlü de varoluşsal krizine çözüm bulamaz. O kasavet kapı gibi durur orada. İçkiye öyle müpteladır ki onu ancak ilaçla bırakır ama sonra ilaç bağımlısı olur. Yozo buraya nereden geldi? Neden bu hâle geldi? Normal bir hayat istiyordu sadece. Normal, sıradan, sıkıcı ama normal. Normal bir iş ve aile hayatı. Sebep kendisinden ise sanki iş işten geçmiş gibiydi, çevreden ve çocukluk travmalarından ise o zaman da zaten elden ne gelirdi. Kaderdi. Ama insanın sebebini hiç bilmediği bir şekilde kendisini hayatın içinde bu şekilde uğraşırken ya da boğuşurken bulduğu oluyordu. Bir anlık seyir hâli. Hayatın anlamının gittikçe buharlaştığı anlar. Bir önceki anına göre ışığını daha da kaybeden anlar. Fakat hayatın anlamı niye buharlaşır? Işık diye kaybolur? Biz buharlaştığımız ve kaybolduğumuz için olmasın sakın? Biz bu hayata ve insanlara hep kendimizden bakıyoruz. Yozo gibi buharlaşıp anlamı da buharlaştırmaktansa Alyoşa gibi arınmak ve güzel olmak daha iyi değil mi? Güzel olan güzeli görür. Çok güçlü olan duyguları daha güçlü duygular eler. Kasvet çok mu güçlü? Onu daha da güçlü bir duygu ile kazımak ve atmak gerekir. İçkiyi kazırsan ilaca bağımlı olursun, bir insanın anılarını zihninden kazırsan başka bir insana müptela olursun. Bu hengâmede kördüğüm olursan da akıbetin pek iyi olmaz. Peki Alyoşa ne yapmıştı? Önce arınmıştı, sonra o kazıdığı şeylere yönelmişti. Yani evliliğe. Çünkü tesir altına girmeyecekti. Kederin sebebi istediğin şeyin olmamasıdır der Mesnevi. Onu isteme sebebi de tesiri altına girmektir. Alyoşa o tesiri kalbinden atmıştı.
Türk dizi tarihinin en iyi dizisi olarak gördüğüm Vefa Sultan'da derviş, bir kıza aşıktır. Tekke'de halvete girmiştir. Hücrede zikirle meşguldür. Cübbesinin içinde, tam kalbinin üstünde de bir gül vardır. Sevdiği kızı hatırlatan bir gül. Zikrin ortasında o güle bakar, sevdiğini hatırlar, mutlu olur; o ulaşamadığı sevdiğini. Ama sonra üzerine bir kasvet çöker. Ağırlaşır. Takkesini çıkarır, başını kaşır, saçı başı dağılır. Bütün huzuru gider. Sonra yüklenir zikre, yüklenir kalbine, Allah da Allah der Allah da Allah der La ilahe illallah der La ilahe illallah, kazır kalbinden ne varsa çer çöp olan. Sonraki sahne çok güzeldir. Kalbi temizlenir, arınmıştır. Kasvet gider. Tekrar huzur gelir. Takkesini takar. Pencereden yansıyan ışığa dinlenmiş gözleri ile bakar. Şeyhi hücreye girdiğinde, bana dönesin, iki kaşının arasını göreyim der. Gördüğü karşısında elhamdülillah der. Odanın havasını derin bir nefes alarak solur ve yine elhamdülillah der. Kasvet gitmiştir. Nur gelmiştir.
Ah o kasvetin rüzgârları. Her yerden hücum eder. Dışarıdan ve içeriden. Ayrı ayrı. Sağdan hamleler, soldan hamleler, etraf kan içinde. Çocuk çığlıkları, çocuk kanları, çocuksuzluğa doğru gidiş... Kolsuz, bacaksız... Ama yine de sımsıkı tutunmada bir halk Kur'an'a. Sayfalarına yüzünü gözünü sürmede, okumada ve her gün ve her gün yeniden doğmada. Sonra yine çökmede dev karanlık gölgeler canavarların. Çoluk çocuk kadın yaşlı demeden üzerlerine düşmede gölgeleri ama yine ve yine parlamada nuru Kur'an'ın kalplerde, düşkün canavarlara karşı. Gölgelere karşı savaşmada bir Gölgesi olmayan Nur'un (s.a.v.) halkı. Tıpkı Süleyman Çelebi'nin dediği gibi "Nur ayandır, Nur'un olmaz gölgesi". Dört bir yanı kasvetle çevrili bir halk. Gazze'den konuşur sanki şimdi Mesnevi beyti:
"O herkesten ümidini kesince, iki elini açar, duâya başlar. Allah'ım, herkesten ümidimi kestim. Evvel ve âhir kulunun başını vuracağı, sığınacağı sensin; senin rahmet ve mağfiretine son yoktur."
Mesnevi, 4. Cilt, Beyt: 2171-2172
Yorumlar
Yorum Gönder