Ana içeriğe atla

Koku

BELİRSİZLİK sisi bize katlanılmaz geldiği için yanlış da olsa bir yargıya varma telaşına gireriz. Bu, manen derinleşememenin ve buhran halinde kalmanın bir neticesidir. Bu kriz çözülemediği taktirde kendimizi daima zanna teslim ederiz. Adeta zanlar tarafından sarmalanırız. Kundaklanırız. Kendi öz-sorumluluklarımızı görmezden gelerek bu maruz kaldığımız ağır hale anlam veremeyiz. Hal böyle olunca o veremediğimiz anlamı yok saymaya başlarız. Anlamı hayatın içinden çekip alırız. Anlamsız bir varlık olmuşuzdur nitekim. Kendimizi anlamsız kılmışızdır. 

Hakikat boşluk kaldırmaz. Bardak doğru ile dolmuyorsa yanlış ile dolacaktır. İnsanları gruplara ayırıp yeteneklerini de belli yargıların sentezinden oluşan ideolojilere bağlarız. Böylece insanlar bize kategorilere girmiş ve köşeli gibi görünür. Her birisi ya siyahtır ya beyaz. Halbuki her kesimde, her coğrafyada, her köşede sahici insan bulunur. Kendi görüşümüze olan taassup buna engel olur çünkü dedik ya derinleşememenin verdiği güdük kalma bizi de bakışımızı da güdükleştirir. 

Sanatın mevcut düzeyi ile ilgili olarak da her kesimde sahici insan var olabilir. Bu sahici insan sanatın sathi kısmındaki hayal genişliğini derinlikli bir zenginlik olarak değil yavanlık olarak görür. Yüzeyde genişlemek ile yüzeyden derinleşmek tercihi arasında hayatın özüne temas eden kavramsal -ve aslında hakiki- bir fark var. İnsanın özüne temas etmeden kavramda kalan metin insandan ayrı kavramsal bir felsefi metne dönüşür. Ölüdür. Yüzeydedir. Sathidir. 

Derinleştiği an yani temas ettiği an ise insan hakikati giyinir. İşte Aristo ile Platon’u tam ortadan koca bir yarık ile ayıran hakikat. Aristo felsefesi kavramsal bir metin olarak dışarıda kalır. Çağlar değiştikçe hakikatlerin de değiştiği bir geleneğin başlangıcıdır. Platon felsefesi ise dönüştürücüdür. İnsanın özüne temas eder. Hakikat hep değişmeden durur. İnsanı bekler. Teması. Böylece insan metafiziğin kendisine dönüşüyor. Bu, Türk geleneğinde mutasavvıflar vasıtası ile tecelli eden bir hikmettir. 

Burada devreye edep giriyor. Edebiyatın da kökü olan edep. Ki nitekim bu hakikat kültürümüzde en kuvvetli olarak edebiyat ile kendisini gösterir. Öykücülüğün yani hikâyet’in şikâyet kısmına düşmeyen, en fazla naz makamı denilebilen sitem kısmında duran ama orada da beklemeyip artık hakikate doğru derinleşen edebiyat. Yazarlık. Şairlik. Romancılık. Öykücülük. Hikâyecilik. Artık edebiyata dair her ne var ise. Burada derin bir kazı çalışması görüyoruz. Buradan inciler çıkaranlar var. Divan edebiyatı ile. Rubailer ile. Ki zaten edebiyatta şiir artık temasın en yoğunlaştığı sahadır çünkü sözlü anlatımın ötesinde bir hissetme ve hissettirme sanatını barındırır. Sözle anlatılamayacak olanı anlatmaya cüret eder. Cüret varsa şiirdir, yoksa zaten kutsal bir metindir. 

Bir de edebiyatın karanlık yüzü var. Sağaltımın gerçekleştiği ama bir türlü derinleşemeyen edebiyat. Yüzeyde kalınır. Aynı tutkular, yazarın özlemleri, öfkeleri, kini, kıskançlığı, şusu busu yazarın meydanın orta yerine çaktığı kazığın etrafında kurmaca ile yaratılan karakterler tarafından tavaf edilip durulur. Okur o metinde kendini bulabilir. Kendi bunaltısını. Kendi çıkmazını. Kendi açmazlarını. Bu şekilde de okur ayrı bir sağaltım yaşar. Yalnızlıktan kurtulur. Yalnız değilim hissi gelir. Anlaşılıyorum hissi. Bu edebiyatın sathi kısmının büyüsüdür. Satır satır sathi bir alan çizer yazar, okur da kendi sathi hallerini seyreder. Sürekli sağaltan ama dönüşmeyen haller. Hikmet barındırmayan ama pek tabii en azından “tutan” haller. Edebiyatın burası bile büyük bir mucizedir ve kişiyi tutar. Kültürlenme, entelektüel donanma ve kendine bir dünya kurmayı sağlar. Kısmi anlamda bağımsız kılar. Belki bu hayatta kendisine zararı dokunacak şeylerden uzaklaşmak için kendisini böyle terbiye eder. 

Okur yazarlık devam ederse bu terbiye dönüşür ve yaşam tarzı olur. Buradan kültürlü ve medeni bir kişilik de çıkar genelde. Tabii medeni olma halinin sadece sathi kısmında kalınır burada. Medine'den gelen medenilik yine geldiği yerden beslenir aslında. Yani sahici insanın derûnî hakikatinde kaynayıp coşan okyanuslardan damla damla beslenir. Şairlerin ilhamlarını aldığı yerden bahsediyorum. Cüretkâr şairlerin. Çünkü şairler de genelde buhranları ile boğuşur. Damlalar çoğu zaman buharlaşabilir. Ancak sanattaki derinliğin azlığı onun niteliğine halel getirmez. Nitekim biricikliğini gösterir. 

Sathi edebiyatta elbette ki farklı zamanları, kültürleri, coğrafyaları, kafa yapılarını, bakış açılarını idrak ederek anlayışta derinleşiriz. Entelektüel bir birikime sahip oluruz ve bu bizi inceltir. İnce bir insan haline gelmeye başlarız. Ancak edebiyatın derinliğine inemezsek, sathi bulantılarda kalırsak güdükleşme başlar. Çok kitap okumasına ve kültürlü olmasına rağmen insanlıktan çıkan örneklerimiz yok mu? Bu donanım nereye gitti? Ne işe yaradı? İşte bilgi biriktirmekte, sadece sağaltımda durmakta, başka şeylerden kitapla bağımsız olmakla yetinirsek bu mümkünlere dahil olabiliyoruz. Başkasına da zarar verebilen, kendisine de zarar verebilen bir insana dönüşmek metnin edebi ve felsefi bir kavram olarak dışımızda durması kaynaklıdır. Sözde medenilik. Kavramları bilmeyi bir halt sanma hastalığı. Kendini bir anlamsız insana dönüştürme laneti. 

Hakiki edebiyat okunmaz, koklanır. Kokusu vardır. Eskiden arifler bir hadis-i şerifin sahih olup olmadığını anlamak için metnin havasını içine çekermiş. Yok bu sahih değil dermiş ya da evet, bu sahih dermiş. Koku mevzusu da burnun aldığı kokuyla alakalı değildir. Bunu şairler çok iyi yazar ya da yazmadıklarıyla hissettirirler diyelim. Burada ne koklayan ne de koklananın yazının başındaki o anlamsızlıkla sarmalananın buhranlarının kokusu ile bir alakası vardır. İşte cümlelerim gittikçe buharlaşmaya ve belki de saçmalamaya başladı çünkü anlatılamaz şeyler hakkında yazmaya çalışıyorum. Birincisi konu anlatılamaz, ikincisi bendeniz hiçbir şey anlamış değilim. Allah okurlarıma kolaylık versin. 

Sanat, bilim ve felsefedeki gelişime “el’deki ve algı’daki” açıklığı bakımından Türk Mutasavvıfı Tipolojisi bizim için model ve zirveydi. Bu hali kendimizde ne zaman buharlaştırdıysak taassup ve gerileme artmıştır. Kültürel ve entelektüel güdükleşme başlamıştır. Ruhen de kurumuşuzdur. Dindarlığımız taassuba varmıştır. Buna sadece Osmanlı'daki müteşerri Kadızadeliler sebep olmamıştır, tekkelerin kendisi de bozulmaya başlamıştır. Tabii bazı hostesler ve pilotlar örnek olmayacak davranışlara girdiği için havayolları nasıl kapatılmıyorsa, uçaklar uçmaya devam ediyorsa, bu manevi havayolları ile ilgili olan çözüm yöntemleri de tartışmaya açık siyasi konulardır. O, bu metnin mevzusu değil. Ancak bir şekilde taassup hortlamıştır. Ardından da seküler devrimler de bu taassuba karşı yapılmıştır. Fakat hiçbir şey de bizi tekrar toparlayamamıştır. Tıpkı Filozof Sakallı Celal'in dediği gibi. “Monarşi de olmadı, meşrutiyet de olmadı, cumhuriyet de olmadı, artık biraz ciddiyet beyler.” Tabii bu hengâmede edebiyat tü kaka edilmiştir ama en azından sathi edebiyat adına, bir Mevlevî olan Hasan Ali Yücel organizasyonu ile sayısız kitabın çevrilmesiyle meydan şenlenmiştir. Bir şeyleri hikâyet ettim. Bu artık şikâyet midir sitem midir bunun kararını siz okurlarıma bırakıyorum. Kendime de hakkıyla bırakmam niyazıyla. 

Hakikat, bir pamuk ipliğine bağlı. Fevriliği kaldırmıyor. Sevinç ya da öfke de olsa. Üstelik doğruya ya da yanlışa doğru ani hamleleri de kaldırmıyor. Sadece incecik bir anlayışın damlalarına açık olmak için sessizce beklemeyi kaldırıyor. Gerisi ve öncesi de ve de sonrası ve dahi her anı zaten şükürden ibaret. Tek koşul ise özen göstermek. İncelik. Yani edep. Yani edebiyat. Şikâyet de edebiyatı yoruyor biliyor musun ey okur? Belki sitem de sadece ehlinin hakkıdır değil mi ey yazar? 

Japon romancılığı ben-roman (şişosetsu ya da vatakuşi-şosetsu) ve hakiki-roman (honkaku şosetsu) olarak ikiye ayrılıyor. Ben-roman tabiri caizse "eserden çok yazarı severim" der. Yazarın özel hayatından parçalar taşır. Tabii burada şu soru önemli: peki ya hangi ben? Burada da koku devreye giriyor. O ben nerelerde geziniyor? Sığlıklarda mı yoksa derinliklerde mi? Japonya’nın çok okunanlarından Osamu Dazai'nin roman türü ben-roman türüne giriyor. Misal Tolstoy da kurmacaya yani hakiki-roman türüne giriyor. Hakiki roman konu odaklıdır. Konusu ve anlatım tarzı okurun ilgisini çekerse keyif verir ve edebi lezzet alınır. 

Bu ara bilgiden sonra. Sorgulamaya devam edelim. Entelektüel olsa bile insanlıktan çıkma potansiyeli olan insan türünü ne yapacağız? Nasıl sahici insan olacağız? Ben-roman ile bu soruların ne alakası var? Konuya tasavvufi açıdan yaklaşıyorum. Felsefi anlamda da Plotinos'ta karşılık bulan bu anlayışa göre "hal sâri"dir. Yani Sirayet eder. Bulaşır. Ben-roman'ın en önemli hususiyeti yazarın kendi gerçek hayatından parçalar koymasıdır demiştik. Japon edebiyat çevrelerince bu iki tarafı görüşler 20. Yüzyıl başlarında sıkı bir tartışmaya girmiştir. Kume Masao'ya göre mesela edebiyatta sadece ben-roman sanatın özünü oluşturur. Burada sahicilik gerçekleşir. Tabii fazlasıyla düşkünlükler de bu düzeyde anlatılır romanda. Japon edebiyatında bu türden çokça örnekler mevcut. Konumuz savrulmadı merak etmeyin. Bu örneği verme sebebim ben-roman'ın edebiyatta safi sanat bakımından kendi sathi yani yüzeysel diğer çeşitlerinden ayırmaktır. Burasının edebiyatta safi sanat olduğuna Kume Masao gibi katılıyorum. Katılma sebebimde ise metafizik bir pay var elbette. Ancak sanatın sahici olmakla birlikte alt yani insanın nefsi kademesinde olduğunu düşünüyorum. Yani yazının başından beri belirttiğim o sathi alanlarda gezinmesi durumu. Tıpkı Freud'un insanı sadece cinsel bir varlık olarak görmesi gibi. Tasavvuf'ta insan 7 mertebeden oluşur. 7 nefs mertebesi içinde Freud insanı sadece 1. Mertebeden ibaret sayar. Bahsettiği doğrudur ama eksiktir çünkü sadece çukurdan bahsetmiştir. İnsan çukurdan ibaret midir? Hazret-i Mevlana diyor ya "...sen isteklerini elde edemeyince kederlenirsin, elde edemediğin seni sarhoş eder." Her isteği olmayan kederlenip depresyona girseydi ortada sağ kalan kalır mıydı? E kalıyor işte. Demek ki tamah etmeyen, heveslere kapılmayan, iç huzurunu sağlayan nefisler de mevcut. Mesela Pir Sultan Abdal. Ben-roman ya da ben-edebiyat olarak örneğin Osamu Dazai'yi bir yere koyarsak bu 7 mertebelik silsileyi takip ederek bu çizelgenin bir diğer ucunda da Pir Sultan Abdal'ı ve safi ve sahici birçok insanı görebiliriz. Meseller, kıssalar, şiirler, birçok edebi anlatım orada direkt yazarın kurmacası da, benzetmesi de ya da direkt kendi hayatından da olsa insanı insan yapan, dönüştüren o aradığımız kokuya sahiptir. Buna da hak-edebiyat desek kim ne diyebilir? Ki hak-edebiyat edebi lezzeti, estetik anlatımı öncelik kılmamasına rağmen yine de sanatıyla o lezzeti verir ancak asıl önemli olan hakikattir. Bu yüzden sanat o kadar da yüceltilmez. Hak yüceltilir. Ki sanat haktan çıkar. Sathi kesimde ise sanat yüceltilir çünkü ilhamını aldığı yere derinleşilemez. Bu işin sanattaki yansımasıdır. Hakikatteki yansımasında ise kitap okuyan ama insanlığın da canına okuyan insanlar topluluğudur. Örnek insan tipolojisi ise kanaatimce mesela bir Ahmet Süreyya Emin Efendi'dir (1848-1923). Türk Mutasavvıf ve aynı zamanda mucit. Tasavvuf ehli olmakla birlikte ilk seri atışlı yani otomatik sahra topunu icat etmiştir. Süreyya Makamı olarak İstanbul Beşiktaş'taki Yahya Efendi Dergâhı kabristanındadır. 

Şimdi iki şiirimiz var. Şiirleri de paylaşıp bu defteri kapatalım. Şiirlerin üzerine söz olmaz artık. Önce "Ben yapamıyorum" diyen şiiri paylaşacağım. Sonra da "Sen zaten yapamayacaksın. Başaramayacaksın. Demedim mi?" Gelecek. İlki manen derinleşmekte tıkanmış, hatta bundan vazgeçmiş olandır. İkincisi ise o tıkanıklığı aşmış, entelektüelliğin ve medeniliğin öz beslenme kaynağına inmiş olandır. Yani insan olan. İnsanlığının tadına varan. 

Bizim bir şey başardığımız yok. Güç ve kuvvet ancak Allah’tandır. Biz seçeriz. Niyet ederiz. Dua ederiz. Gayret ederiz. Gücü, kuvveti, yardımı ise Allah verir. Her seferinde tekrar düşeriz. Peki ne diyeceğiz bu durumda? Ben yapamıyorum diyerek vaz mı geçeceğiz? Yoksa kibrimizi kırıp tövbe edip “ben zaten yapamayanım, sığınacağım ve Allah yaptıracak” mı diyeceğiz? Teslimiyet ya da kavga Allah iledir. Ya Allah’a kul oluruz ya da Allah’a kafa tutarız. Allah’a maalesef O’ndan ümit keserek de kafa tutuyoruz, O’na ibadet edip “ibadetimi ben yaptım” diyerek de. Kibir her türlü işi bozuyor. Halbuki tek kibriya sahibi de Allah. Kuvvet sahibi de Allah. Yardım da ne başkasındandır ne de kendimizden. Takatimiz mi var? Tek günah var, o da ben demek. Ben varım demek. Benim takatim var demek. Bunun yegâne panzehiri aşktır. Tasavvuf okullarıdır. Çünkü aşk insanı eritir. Benliğini yok eder. Türk milletinin de tek kurtuluşu budur. Türk, bugün insancıllığı ve misafirperverliği ile meşhur ise bu vasıfla haybeye vasıflanmamıştır. Bu, tekke terbiyesi ile tüm topluma sirayet etmiştir. Yani muhabbet ile. Muhabbetin özü ile. 

Defalarca intihar etmeyi deneyip en sonunda malum akıbete doğru yolcu olan Osamu Dazai, son romanının sonlarına doğru Ömer Hayyam’dan Rubailer paylaşır. Bu Rubailer adeta tüm romanlarının bir özetidir. Ruh halinin birer yansımalarıdır. Sadece bir tanesini paylaşacağım. 


Asla gerçekleşmeyecek tutkuların tohumları ekildiğinden 

İyi, kötü, günah, ceza eksik olmamış peşimizden 

Daima yolunu kaybetmişiz, çaresiziz biz 

Bunları alt edecek irade çıkmıyor içimizden 


Buraya kadar okuduğunuz için teşekkür ederim sevgili okur. Metnim burada tamam oluyor. Son sözü Hazret-i Pir Sultan Abdal’a bırakıyorum. Vesselam. 


Güzel âşık cevrimizi 

Çekemezsin demedim mi 

Bu bir rızâ lokmasıdır 

Yiyemezsin demedim mi 

 

Yemeyenler kalır nâçar 

Gözlerinden kanlar saçar 

Bu bir demdir gelir geçer 

Duyamazsın demedim mi 

 

Bu dervişlik bir dilektir 

Bilene büyük devlettir 

Yensiz yakasız gömlektir 

Giyemezsin demedim mi 


Çıkalım meydan yerine 

Erelim Ali sırrına 

Cân ü başı Hak yoluna 

Koyamazsın demedim mi 

 

Âşıklar harabat olur 

Hak katında kutlu olur 

Muhabbet baldan tatlı olur 

Doyamazsın demedim mi 

 

Pir Sultan Abdal şâhımız 

Hak’ka ulaşır râhımız 

On iki İmam katarımız 

Uyamazsın demedim mi 

Yorumlar

  1. Uzun zamandir bu kadar hakikatli bir yazi okumamistìm, kokusu da gerçek.
    Kalemine gonlune sağlìk sevgili yazarimiz

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...