İNSAN, her an melankolik bir ruh haline girmeye meyyal. Her an dalgınlık gelebilir. Bir köşeye, kenara doğru. Duvara doğru bakılır ama gözleri hipnotize olmuş gibi başka şeyler görür. Göz bebekleri garipleşir. Sabit bir kafa duruşu. Yanındaki bir iki kere seslense anca kendine gelirsin. Bunu herkes yaşamıştır. Bu dalgınlığın çeşitleri vardır. Bir hüzne, üzüntüye ait de olabilir. Hatta altından kalkılamayacak üzüntüler ve hüzünler de. O hatıralardan çıkamamak durumu. Onlarla yaşamak. Ve bu şekilde hayatı kilitlemek. Genelde ilk düşsel vurgunlar gayri ihtiyari ve iradidir. Sonraki süreçte buna kendimi bırakıp bırakmamaksa bizim elimizde. Maksat etkiden çıkmaktır. Hayatımızı bu etkiye dönüştürüp de karartmamak mevzusu. Aksi halde bu hal sıkar da sıkar. Canını yakar. Öfkeye bürünür. Öfke de boş durmaz. Ya başkalarına zarar verdirir ya da kendine. Başkalarına olan zararın makası açıktır. Kötü bir sözle kalp kırmaktan başlar cinayete kadar gider. Ya da kendine zarar vermek de sağlıksız beslenme ya da herhangi ufak bir zarardan başlayıp intihara kadar gider.
Bunların en başı melankolide yer etmekle başlar. Melankoli. Yani kasvet. Kasavet. Kur'an-ı Kerim'deki Bakara Suresi'nin 10. Sayfasında geçen o ifade: "eşeddu kasvet". Daha katılaştı. Kulubuküm. Kalpleriniz. Melankoli ile sarmalandı.
Peki sufizmde bu tesire karşı hassas olmanın sebebi nedir? Ayrıca buradan çıkamamanın sebebi nedir?
Burası bir oyuk içinde yuvalandığımız yerdir. Hayat ağacının bir kenarına elimizdeki çakıyla kazıyarak açtığımız oyunbozanlık köşemiz. Karanlığın bölgesi. Tasa, bunalma, sıkıntı gibi karanlık anlamına da gelen kasvet oyuğumuz.
Bu oyukta durdukça kararırız. Karardıkça da o karanlığa uygun düşler ve eylemler başlar. Ya da eylemsizlik.
Sufizmde kalp hassasiyeti varsa bu oyuğa yaklaşılmıyor bile.
Bir ara not olarak söylersek edebiyat dünyasında, romanlarda ya da genel geçer insani hayatlarımızdaki o buhranlar, üzüntüler, kederler genelde nefsin arzularının yerine gelmemesinden dolayı gerçekleşen bunalımlardır. Zaten burada bir şükran durumundan bahsedilemez. Ancak tasavvuf ehli ya da tasavvuf ehli olmasa da "şakir" olanlar için hüzün ve keder bu kapsama girmez. Gönül zaten huzur içindedir, dünyası karanlık olsa da. Bu yüzden hüzün daha çok bir başkasının iyiliği için olur.
Bu yüzden kalp bu oyuğun kokusunu alıyor ve ta en baştan rahatsız oluyor. Çünkü o oyuk isyan ve şikâyetin dölyatağı. Allah'ın unutulduğu bir oyuk.
Buranın hâli pür melali insanın takatini bitirip şehveti uyandırır. Çünkü "süzülen" varoluşun bir yerden akması gerekir. Ya semaya doğru ya da toprağa, arza doğru. Ulviyete ya da süfliyete. Akış yoksa daraltı vardır. Arafta da hep kalınmaz. Varoluş boşluk kaldırmaz. İlla dolar. İçsel boşluk mânâ musluklarından doldurulmazsa elimize geçen çer çöpü gönlümüze atıp yakar ve ısınmaya çalışırız. Bu tükeniştir. İnsanın hakikatine gittikçe körleşmektir. Kerbela çölü olan bu beden arzındaki kalp Hüseyin'ini şehit etmektir. Yezid'i sultan etmektir. Böylece insana bakar ama insan görmez oluruz. Kadın görürüz, erkek görürüz. Gibi. Ardından mükellefiyetler buharlaşır. Hikmeti ilahiyenin hazımsızlığından ibaret değil mi zaten bu yaşamımız?
Hazımsızlığı giderip oyuktan çıkarsak tekrar kalbî bir yaşantı başlar. Kalınırsa daraltı kalbi uyutur, nefsi uyandırır. En derin yalnızlık hislerinin yaşandığı nokta burasıdır.
Necip Fazıl Kısakürek, Erenköy'deki evinin bahçesinde oturuyormuş. Sevmediği bir tanıdığı gelmiş. O kişi, "Hayrola üstat yalnızsınız?" deyince Necip Fazıl, "Asıl şimdi yalnız kaldım" demiş.
Fransa'nın sokaklarında gecesi gündüzüne karışmış bir şekilde, içkinin su gibi gittiği ve kumar masalarının aşındığı zamanlardan "uyandırılarak" o oyuktan çekip çıkarılan Necip Fazıl. Büyük şair.
Bir şair daha var. Bukowski. Ropörtajda soruyorlar. Mutlu musunuz diye. Sevdiğiniz kadın yanınızda. Kitaplarınız satıyor. Mutlu musunuz? Değilim diyor. Her şey artık mekanik hale geldi. Her hal ve hareketimizin sonu belli. Neyin ne olacağı belli. Aynı hikâye dönüp duruyor.
Bu iki büyük şairi de çok severim. Ama aralarında sadece bir oyuk farkı var.
Bizim, insan olarak, yapımızda hakikati hissetme hassamız vardır. Bu arındıkça olur. Dinde, mistisizmde bu idrak mevcut. Felsefe alanında ise elbette Aristo ekolü bunu kabul etmez. Felsefenin bu derin Platonvari kısmından vazgeçmişlerdir. Sonra Plotinos bunu diriltse de. Ki aslında felsefenin hakikatidir bu. Bilgeliğin hikmet kısmı. Salt tecrübi bilgiden ayrılan bir nokta. Sezgiyle yürüyen felsefe.
İşte bu sezgi yeteneğimiz ile ilahi hakikatleri hissederiz. Ama kendimizi öyle bir hale getirip oyuğun içinde bırakırsak hissizleşiriz. Yüzeysel anlamda arayışlar burada başlar işte. Bu hissizleşme ve vazgeçiş anında başlar. Birisini ararız. Âşık oluruz. Ya da hayatımızı inşa etmekten bahsederiz. Çünkü vazgeçtiğin andan itibaren sıfırdan kurman gerekir. Arınma idraki, anlayışı yoktur. Arınarak huzura varılacağı idraki yoktur. Allahümme entes Selam ve min kesSelam itikadı yoktur. Selam hep başka şeylerdedir. Delicesine aranmaya başlarız. Yalnızlık katlanılmazdır çünkü.
Yorumlar
Yorum Gönder