Ana içeriğe atla

Zaman

KENDİMDEN kendime bir yazı. O kadar. Son zamanlarda melankoliye girsem de "karanlık edebiyat" olarak tarif edebileceğim ve bir süre öncesine kadar çok haşır neşir olduğum elimin altındaki romanlara dokunmuyorum. Kuran okuyorum. Çünkü yazarın ruh hali önemli. Özellikle de okur kişi benim gibi hassas yapılı birisiyse.

Stabil kalmaya çalışıyorum. Ömür çizgime geriye doğru dönerek baktığımda hep dalgalanmalar görüyorum. Bitmeyen inişler çıkışlar. Savrulmalar sonra toparlanmalar ve tekrar savrulmalar. Bazen sade bir şekilde yürüyorum ama bazen ayrıntılarda boğuluyorum. Bazen de, zaten de her şey Haktan değil mi deyip sebebine sonucuna takılmadan ruh halimi Allah'a havale ediyor ve kendi ruh halime benzer şeylerden uzak durmaya çalışıyorum.

Yaraları benzer olanlar birbirine bayılırlar. Doğru. Ancak, bu kimi nereye götürür? İnsan meşrebine yakın olanlarla birlikte olmaktan zevk alır. Muhakkak. Peki o meşrebin kendisi huzursuzluğun ta kendisi ise. Hala o gömlek üzerimizde devam mı edeceğiz? Bazen keyif verse de varoluşsal boşluğa düşüren sebebin ta kendisi değil mi?

Elimin altındaki romanı rast gele açıyorum. Knut Hamsun'un Açlık romanından. "Belirli bir şeye çaba göstermek için kendimi toparlayamıyordum. Her şey beni etkileyip dikkatimi dağıtıyordu, gördüğüm her şey zihnimde yeni izlenimler yaratıyordu."

Hadi buyurun. Yakmak istiyorum bu satırları. Zaten benim de nefsim böyleyken bu edebiyattan nasıl zevk alabilirim? Beni daha da aşağıya çekiyor. Tanıdık laflar mı? Evet, tanıdık. Peki ben manyak mıyım bu nefsimin ve zihnimin alışkanlık satırlarının altını daha da çizeyim ve okuyayım? Ya da diğer elime başka bir roman denk geliyor. Osamu Dazai'nin Batan Güneş romanı. "Öyle bir çaresizlik hissi doğuyor ki içime, nefes almak imkânsız gibi geliyor."

Öf be yeter, defol git başımdan. Bu romanlar niye beni buluyor? Nefsim öyle de ondan. Manevi bir âlem üzre seyrettiğimize inanıyorum. İnanmakla kalmıyor seziyorum. Rüya içinde rüyaları yaşıyoruz. Kendi yörüngemizde seyreden yıldızlar gibiyiz. Önümüzde bir yol var, aralarında mesafeleri bulunan halkalardan oluşan. Bu uzay boşluğundaki o halkalar kendi halimizin geldiği noktalar. Bir kitaba denk geliyoruz ya da bir insana. O kitap ya da insan bir âlem. Kendi dünyası var. Bir ayna oluyor bize. Biz ne görürüz bu âlemde? Algımızın meşgul olduğu hâlleri görürüz. Onları yakalarız. Birleştirir ve kendimizi görürüz. Çünkü kendimizden bakarız. Kimde ve nerede kendimizi daha çok görürsek o kitap ya da kişi hoşumuza gider.

İyi de bu hâl ya hasta bir hâl ise ya? Stabil halini kaybetmiş bir hal ise? Yerinde sayan ve hatta daha da aşağı doğru göçen bir hal ise? İnsanın gittikçe kaybolduğu bir hâl ise? Sürekli yaralarımıza bakıp kendimizi bir ajitasyonun içinde yaşatmamızın ahmaklığının farkına varıyor muyuz acaba?

Biz çakılmış bir kibrit gibiyiz. Başka bir yanan kibritle meşgul olarak ne elde etmeyi umuyoruz? Alevlerin arasında dipteki külleri karıştırmaktan bir şey çıkmayacak artık. Çıkacak olan tek şey tükenmişlik. Yanmak. Kül olmak. Bir başkasının ya da kitabın ya da herhangi bir şeyin dostluğu, yoldaşlığı nasıl zaman içinde anlaşılıyorsa. Gerçek mi yoksa sahte mi olduğu. İşte bu kendimizle olan ilişkimiz için de geçerli. Kendimize çok güveniyoruz. Koşturarak bir yere doğru gidiyoruz. Tam orada bir soru geliyor. Fe eyne tezhebun? Nereye gidiyorsunuz?

Artık genel anlamda kalbimi kimse için ikna edemeyeceğim gibi geliyor. Bunun düşüncesi bile beni boğuyor. Biraz öncesine kadar acı çekmekten kaçmak anlamında alıyordum bunu. Ancak bunu manevi olarak algılandığı zaman artık hiçbir izolasyona da kaçmaya gerek kalmıyor. Yine kendini malayani şeylerle meşgul edebilirsin ama yazık olur. Belki kaybolmazsın ama huzursuzluğu arttırmanın ne anlamı var?

Kur'an-ı Kerim'deki feyzin yoğunluğu başka hiçbir kitapta yok. Öyle bir yoğunluğu var ki kişinin nötr kalması imkânsız. Kur'an yani Sesli-Okunan-Metin ya kendisini dinleyeni veya okuyanı içine çekiyor ve onda gark olunuyor ya da kendisini dinleyeni veya okuyanı dışarı kusuyor yani tart ediliyor. Kur'an başlı başına bir zikir. Ruh hâlini stabil hale getiren bir dengeleyici. Şifa. Mucize.

Kur'an nedir? Aklıma direkt Hazreti Ali geliyor. Karşısındaki ordunun askerlerinin ellerinde Kur'an-ı Kerim'in sayfaları vardı. Peki Hazreti Ali ne dedi? Onlara kanmayın, Kur'an benim. Kur'an mushaf mı? İki kapak arasındaki sayfalar mı? Yoksa insan mı? Kur'an okununca insanın ruhu ikiz kardeşini işitir. Nefs ise kulakların kiridir. İyi temizlemek gerekir. Kirle dinlersek uzaklaşırız. Bu yüzden abdestsiz Kur'an'a dokunulmaz. Temiz olmadan Kur'an'a temas etmek ne mümkün? Aksi halde Kur'an sayfaları ellerimizde Allah korusun bir Hazreti Ali'ye karşı kendimizi mücadele ederken buluruz. Nefsimizi kılıç yapmış ruhumuzu boğazlayıp durmuyor muyuz? Beceremiyoruz işte insan olmayı. Rabbim yardımcımız olsun. Her birimizde insanlık var, ara ara kendini bir şekil üzre açık ediyor ama genel anlamda üzeri örtülü. Kalplerimiz taş gibi. Karardık iyice. Himmete ihtiyacımız var. İnsan nedir? Emin olunandır. Güven verendir. İnsan evdir. Allah rızası için nefes alır. Görüşür. Konuşur. Bu boş ve güvensiz ve tekinsiz görünen dünyada bir sığınılacak limandır, eldir, kalptir, omuzdur, insandır. Hak rızası belki onda gizlidir.

İnsan sezilen bir hakikat. Gerek bir insan üzerinden ve gerekse de kendimizdeki insan bakımından. Hissediyoruz. Ama kendimizi bunu sezemeyecek hale getirince boğuluyoruz. İşte o zaman karanlık edebiyatın ta kendisi oluyoruz. Arzulara zincirleniyoruz. Şikâyetler ve isyanlar baş gösteriyor. Delleniyoruz. Allah rızasına uygun olmayan şeyler kıblemiz oluyor. Kıblemiz ancak rızaya uygun işlerle düzeliyor, doğruluyor. Başka türlü olmuyor. An be an, adım adım bu uygun rızaları bulmamız ve aralarda boşluk bırakmamamız şart. Safları sıklaştırmak budur. Zaman içinde, zamanın akışı içinde aralarda boşluklar bırakmamak çünkü mesela bir an ilahi feyzden ve muhabbetten besleniyoruz diyelim ama eğer sonraki anlarda nefsimize yönelirsek teknede delik açmış gibi o feyzi ilahiyi o teknenin deliğinden akıtıyoruz. Bizim gönlümüzde bir şey kalmıyor. Bu sefer gönlümüz, sadrımız daralıyor. Öfke, kin, kibir, kötü huylar hep bu huzursuzluktan ve muhabbetsizlikten ortaya çıkıyor. İşte geldi yine varoluşsak kriz, içsel boşluk. Değersizlik hisleri.

Defalarca böyle düşüncelere girdim. Yıllarca ve defalarca düştüm. Sözümü bozdum. Tekrar tövbe ettim ve şimdi tekrar böyle dini yazıyorum. Olsun! Sözümü ne kadar bozarsam bozayım ve yine bozma ihtimalim ne kadar yüksek olursa olsun umurumda değil, tekrar dini yazıyorum ve yazacağım Allah'ın izniyle. Tövbe ettim ben. İnsan olmaya çalışıyorum. Nefsimi köle kılıp ruhumu özgür kılma derdindeyim. Bedenim de ruhuma hizmet etmeli. Gönlüm Hakka bağlı olup bedenim bu yolda koşturmalı. Artık nefsin peşinde koşmamalı.

Çare belli. Zamana yemin olsun. İnsan hüsrandadır. O zaman ki, iyilikler yapsan da saflarını hep sıkı tutman gereken zaman. Zamanın aralıklarında boşluklar olmamalı. Kazançlar eritilmemeli. Ne kadar gayret o kadar bereket. Ne kadar arınma o kadar huzur. Sonu yok. Tüm potansiyeli sonuna kadar zorlamak gerekiyor. Tüm bu yazı çizinin amacı da bu. Aksi halde hiçbir bilginin ve sözün ve yazının bir kıymeti olmayacak. Bunlar tıpkı bedenin toprakta çürümesi gibi yitip gidecek ölünce. Geriye aslında ameller dahi kalmayacak. Geriye tefekkür ve ameller neticesinde arınmış ve incelmiş ruh kalacak. Ne kadar nefsten arınıp ortaya çıkartıldıysa ruhtan da o kadar kalacak ve onunla huzur bulup ahirette yol bulacak devam edeceğiz. O üflenen ruh da Allah'ın ruhu nitekim çünkü Selam Allah'tır ve Selam Allah'tandır. Yani huzur. İşte insan bunun haricinde hüsrandadır. Bu hakikat haricinde. Bu hakikatin tefekkürü, derin düşünülmesi ve arınma amelleri ile kemal buluruz. Düşünme de felsefi düşünme değil ya da dini bilgiler üzerine düşünme değil. Ya nasıl arınırım üzerine düşünme yani zamanda boşluk bırakmamak üzerine bir plan program çizme ya da zaten arınmış olan ruhun açtığı zihinle düşünme ki bu düşünmenin kendisi zaten şükürdür ve istiğrak halidir. Huşu halidir. Kalbin temizlenmesiyle zihnin sakinleşmesi. Düşünmenin hakikati şükürdür.

İman etmek ve iyi amellerde bulunmak. Önce iman edeceğiz. Allah'ın Selam olduğuna ve yegâne Selametin yani Huzurun Ondan olduğuna iman edeceğiz. Sonra bu halden istifade etmek için kulluğun gerektirdiği amelleri yapacağız. Ama zamana yemin ettik. Zaman bir akış halinde sürekli. Biz de bu zamanda süzülüyoruz. Ta ki nefesimiz kesilinceye değin. Bu huzurdan istifade etmek mecburiyetindeyiz ki boğulmamak için. Ama zamanda safları sıklaştırmamız gerekiyor. Bir yerde muhabbetle dolup da bir sonraki zaman diliminde tüm bu birikimi dökemeyiz. Dökersek huzurumuz yine gider. Hiç huzur yoksa o zaman kabuğumuz kalındır ve onu kırmak zorundayızdır. İşte büyük cihat denme sebebi bu zaten. Nefisle savaş halinde olmak. İşte bu yüzden sürekli nefsimize Hakkı ve sabrı tavsiye etmek, öğütlemek durumundayız. Çünkü huzursuzluk insana bıkkınlık ve sabırsızlık verir. İradesizlik verir. Tembellik verir. Ama kötülüğe karşı da çalışkanlık verir. Yanlış kıbleye doğru çalışkan oluruz, hakikate karşı ise tembel. Allah korusun.

Tasavvuf önce kendi nefsine konuşmayı tembihler. Gerisi hikâye çünkü. Yani nefis terbiye olmadıktan sonrası hikâye. Çünkü herkes kendi nefsiyle gidecek nereye gidecekse. Hakkın ve sabrın tavsiyesi kendi nefsimize olacak. Ey nefsim ne yapıp ne yapamadığını ikimiz de biliyoruz ama bak, Hakkı bil, hiçbir şey elinden gelmese de bilsen yeterli, gün gelir de bir lütuf sana uğrar ve düşersen o zaman Hakkı hatırla ve sabret. Dönme eskiye, Hakka dön. Dönmekle de kalma arkana bakmadan yürü. Sabret. Sabırlı ol. Kötülüklere dönerek sabretme. Oralara dönersen sabredecek gücün kalmaz zaten. Oralara döndüğün an ve ağırlıkları yüklendiğin an biter iş. Allah takatinden fazla yük yüklemez. Ama sen kendin yüklenirsen, kendi kendini bu yüklerin altına sokarsan da sabredemezsin. Eğer böyle yapmaz ve kulluk edersen kendini taşıyamayacağın yüklerin altına sokmamış olursun ve Allah da zaten takatini aşacak yükler yüklemez. Bundan dolayı da kurtulursun. Kurtuluş budur.

İnsan hüsrandadır. Zamana yemin olsun. İnsan hüsrandadır eğer zamana riayet edilmezse. O zaman ki sürekli akar, saflarının sıklaştırılması gerekir. Bir an değil her an Hakla olmak gerekir sabırla.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...