FESTİVAL filmi neden hüzünlü olur? Çünkü festival filmi senaryo yazarının psikolojik sağaltımıdır. Filmdeki yoğun yoksunluk, bulantı, düşkünlük ve durağanlık duygularının olması senaryo yazarının bunları yazarak içini dökme psikoterapisidir. Biz aslında senaryo yazarının yazarak tırmandığı ve tırmanırken de üzerinden kuyunun dibine yani ardına attığı posalarını izleriz. Biz de böyle bir ruh hali içerisinde isek o film bize yalnız olmadığımızı hissettirir. Özdeşleşiriz. Duygudaş hissederiz. "Beni anlayan var" fikri canlanır. Filmi yapan kişi de içini dökerek rahatlar, o gölge yanlarından belki kurtulmaz ama içinde de bastırmaz. İfade eder. Böylece ruhsal anlamda hastalanmaktan kurtulur ve özel hayatında aslında biz seyircilerin zannettiğinden çok daha dingin bir hayatı olur.
Aklıma Zeki Demirkubuz geliyor mesela ya da Simón Mesa Soto. Demirkubuz'un filmleri alabildiğine depresiftir. Kendisi ise sigarayı bırakmış ve düzenli spora başlayan sağlıklı bir adam olmuştur. Zannettiğimiz gibi diplerde birisi değildir artık. Simón Mesa Soto da filmindeki Oscar gibi değildir. Bir Şair filmini izleyerek yanılgıya kapılabiliriz ama kendisi de söylemiştir ki kendi korktuğu en kötü halini film yapmıştır. Açıkçası yazarak sağaltım yapmıştır. O bastırdığı korkularından, utançlarından, karanlık duygularından özgürleşmiştir. İfade etmek bu yüzden önemlidir ya. İnsan duygularından serbest kalır.
Müzik sektörünün karanlık yüzlerinden örnek verirsek Marilyn Manson mesela. Bir ropörtajında eğer müzik yapmasa Dahmer'e dönüşebileceğini söylemiştir. Kendisini karanlık müziği ile ifade ederek ruhen sağaltımını yapar. Bu uç örnek burada dursun.
Benim merak ettiğim şey ise şu ki sanat, ifade etmenin gücüyle sanatçıyı karanlık duygularından özgürleştirip manen beslerken ve ortaya bir sanat eseri çıkarırken aynı zamanda gerçek bir psikoterapi kadar yüzleşmede ileri gidebilir mi? Ben burada sanatında gelişmiş bir sanatçının aynı zamanda sanatını icra ettiğindeki duygusal özgürleşmesinin yaratıcılığını daha da açtığına inanırım. Anksiyete zihni dondurur ve zihnin serbest gezinmesini engeller. Yaratıcılıkta ise esneklik şarttır.
Sanatçı sanatını kullanarak üstü örtük bir şekilde travma ve anksiyetesini de ifade etmiş olur. Travmatik enerji örtük olarak yansıtılarak sağaltım sağlanıyor. Bir ressam mesela. Van Gogh'un resimleri. Resimleri ile Van Gogh'un ruh hali arasındaki karşılaştırma okumaları tarih boyu yapılmıştır. Burada Van Gogh'un ruhsal durumunu açmak istemiyorum çünkü orası karışık bir saha, psikiyatrik bir vaka olma ihtimali yüksek.
Benim ilgilendiğim daha çok beyin kimyasında genetik bir psikiyatrik hastalık bulunmayan bir bilincin kendi duygusal handikaplarıyla yüzleşmesi durumu.
Merak ediyorum acaba Zeki Demirkubuz o filmlerle kendisini ifade ettikçe mi kurtuldu da bizi terk ettiği kuyusunda bıraktı?
Sanat, sanatçının sürekliliği ile sanatçıyı tamamen kendisiyle yüzleştirip özgürleştirir mi yoksa bu sadece birer sağaltım ve ruhsal beslenme olarak kalır mı? Yoksa ben mi sanata farklı bir misyon yüklüyorum fazladan?
Nitekim bir sanatçı ruhsal anlamda daha kötüleşebilir ama bunu sanatı ile çok güzel ifade edebilir. Biz de bunu sanatı üzerinden takip edebiliriz. O ifade süreçleri de sanatçıyı aslında kurtaran bir şeydir kendi kendisini ifadenin gücüyle ruhen besleyerek.
Bir de daha iyiye giden sanatçı vardır. Tabii burada tartışma dallanıp budaklanıyor iyice; iyi nedir kötü nedir diye. Oralara kaymadan direkt köklü bir yüzleşmeden bahsediyorum. Duygusal anlamda kişiyi aşağıya çeken düşüncelerden kurtulmaktan bahsediyorum. İlla iyi ve kötüyü bir yere oturtmamız gerekirse, evet, kötü aşağıya çekendir, iyi ise bu vaziyetten kurtulmaktır.
Bu noktada gerçek bir yüzleşme yoksa, sanatçı o noktaya yükselemiyorsa onu tutan sadece sanatıyla kendini ifade etmeye devam etmek midir? Yani süreklilikle tutunmak ve handikabından kurtulmak?
Sanat ya da sanatın herhangi bir dalı -ve varsa hangi dalı- sağaltımdan da ileri giderek köklü bir yüzleşmeye vesile olur?
Bunun ben yazarlık olduğunu düşünüyorum. Belki resim sanatını da dahil edebilirim. Frida Kahlo gibi. Heykelde Louise Bourgeois. Müzik için sözü eklersek bu mümkün. Acı, açık açık notalarla ifade edilse bir sağaltım dolaylı yoldan gerçekleşir ama köklü yüzleşme için bir opera librettosu, sözlü müzik desteği gerekir. Performans sanatlarına bakarsak Marina Abramović bu konuda sınırları zorlamıştır. Tiyatro yazarlığı önemli bu noktada. Orhan Veli, Sylvia Plath'ler ile şiir yazarlığın alt dalı olarak eklenebilir. Aslında bu şekilde ilerlersek sanatçının vaziyetine göre bireysel anlamda her dalda derine inme mevzu bahis olabilir. Bir dansçı da bedenle çok derinlere inebilir. Ancak sonuca gelirsek;
Dışa vurum, katharsis, distraksiyon - gevşeme, sembolik işleme ile sanatçı sanatı sayesinde huzurlu kalır ve bunlar sürekliliğe girerse hayatında bir denge sağlanır. Kendine yeterlilik gerçekleşir. Ancak yüzleşme çoğu zaman by-pass edilir ve travma dolaşıma sokulur.
Bir yazar ise başladığı romanını bitirmek için bir yıl boyunca ya da yıllarca bir iç hesaplaşmaya ve yüzleşmeye girebilir; ve ancak bu yüzleşmesini tamamladıktan sonra oradan psikolojikman sağlam çıkarak romanını tamamlayabilir. Romanını yazmak sadece bir sağaltım değil aynı zamanda bir yüzleşmeye dönüşür. Duyguların ifadesi, tanımlanması, bağlamları, neden sonucu... Hepsiyle yüzleşilir ve hemhal olunur. Kalem kağıtla meşk edilir. Her bir yazılan karakter yazarın birer parçalarıdır ve her biriyle adım adım yüzleşilir. Roman, yazarın büyük iç hesaplaşmasına dönüşür.
Yazarak bilişsel olarak yeniden yapılanırız, sadece duyguları boşaltmayız. James Pennebaker'in çalışmaları* bize gösterdi ki travmatik olayları 20 dakika boyunca kesintisiz yazmak anksiyeteyi azalttığı gibi bağışıklık sistemini de güçlendiriyor.
Hal böyle olunca sorumu tekrar soruyorum: Merak ediyorum, acaba Zeki Demirkubuz kendisini senaryo yazarlığıyla kurtarırken bizi de meydana saldığı filmleriyle terk ettiği o eski kuyusunda mı bıraktı?
* James Pennebaker'ın Dışavurumcu Yazma Yöntemi terapötik yazma egzersizidir. Yöntemi 1986 yılında oldukça ses getirmiştir. İki ayrılan katılımcılardan özellikle bir kısmının bu egzersizi yapması istendi. Zaman içinde bağışıklıklarının güçlendiği ve ruh hallerinin düzeldiği görüldü. Bazı ciddi hastalıkların da semptomlarının azaldığı tespit edildi. Pennebaker Protokolü basitti. 4 gün boyunca 20'şer dakika durmadan yazı yazmak. Yazı konusu da hayatınızda duygusal anlamda en zorlandığınız travmatik anları yazmak.
Kaynak: Zeki Demirkubuz Bizi Kuyuda mı Bıraktı? - Kaan DOĞAN - Edebiyat-Kültür-Sanat Dergisi
Yorumlar
Yorum Gönder