Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kasım, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Judit konuştuğunda

Sándor Márai’nin İşin Aslı, Judit ve Sonrası adlı romanını okudum. Roman üç farklı ağızdan monolog şeklinde anlatılıyor. Birinci bölümde Ilona anlatır, Peter’ın karısı. İkinci bölümde Peter anlatır, Ilona’nın kocası. Ve asıl üçüncü bölümde Judit anlatmaya başlar, zaten orada allak bullak olursunuz. Romanın bütün espirisi de bu üç ayrı anlatımlı yöntemin tercih edilmesindedir.  Sándor Márai gerçekliğin ilişkilerde ne kadar da öznel olduğunu yüzümüze çarpar. Bu kadar da olmaz dedirtir. Bakış açılarının farkı, zanların farkı, yorumlamaların farkı, olayları görüş şekli o kadar farklıdır ki “insanlar bu kadar mı ortak nokta’sız olabilir” dedirtir insana. Ilona eski kocasına hala âşıktır ama onun eski hizmetçisi ve yeni eşi olan Judit’e âşık olduğunu bilir. Peter gerçekten de Judit’e âşıktır.  Judit ise Peter’a çok derinden ve anlamlı bir şekilde bağlı mıdır -ki burası tarifsiz, ifade edilemez, derin gizemlerle muğlak görünür- ya da Peter’ı tamamen eski geldiği yerden kurtulmak için...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...

Sessizlik Kükrüyor

ESKİDEN tanıdığım insanları düşünüyorum tek tek. Hayatıma girmiş ve çıkmış olan. Onlar ve ben, herkes, kendi tecrübesinden geçmiş ve eski yerlerine dönemeyecekleri bir şekilde mevcut konumlarına sığınmış, sıkışmış ve tıkışmış bir vaziyette yaşıyor.  Kiminin içi ferah. Ortada bir sıkıntı yok. Kimi de adeta gömülüyor olduğu yere.  Olması gereken her şey olmuş ve bitmesi gerekenler de bitmiş.  Arkamda bıraktıklarıma bakıyorum. Dünyalar nasıl da değişmiş. Herkes kendi dünyasında. Herkesin dünyası çok farklı. Herkes kendi yörüngesinde, yönünde, yolunda. Bunca denk gelişlerden sonra şimdi bakıyorum ve nasıl da hiçbiriyle alakamın kalmadığını görüyorum.  Sandor Marai’nin Csutora –Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikâyesi- romanından bana kalan mesaj... Pozitif ya da negatif anlamda çabalama bitince ve içten gelen bir sessizliğe geçince artık bitirmeye karar vermiyorsun, bu zaten bittiğinin işareti oluyor. Vaktinin büyük aşklarının ölümü işte bu sessizlikte gerçekleşiyor.  Bir şe...

Rüzgâra Tutunmak

YOLDAKİ sarsılmalarım hep ümitsizlikte dip yapışlarımla başlamıştır. Aslında bu mücadele hep sürüyor ancak bazen bir şey oluyor, bir şey düşünüyorsun ve oradan çıkamıyorsun. O seni düşüren düşe inanıyorsun. Şunu anlamam gerekiyor. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Artık öyle bir anlayışa ve bilgi birikimine gelmem gerekiyor ki bunu düşünerek, inanarak, okuyarak, yazarak, kendi kendime anlayayım ve hayat ritmimi bir dengeye oturtayım. Bu meşgalem merkezde kalmalı. Nitekim hayatımın iyi zamanları bunu başardığım zamanlar. Kötü zamanları ise bu meşgaleden vazgeçtiğim zamanlar. Öyle zamanlarda beni daha yalnız hissettirecek insanlar arıyorum, buluyorum ve sarıyorum. Hâlbuki beni daha yalnız hissettiren insanlar uğruna sıradan yalnızlığımı terk etmeme değmez çünkü sonunda hep pişman oluyorum. Sıradan yalnızlığımda bir ömür nitelikli meşgalelerle uğraşarak yaşayabilirim ama beni daha yalnız hissettiren insanlara bağlanarak yaşayamam, yaşayamıyorum; hep evsiz barksız yurtsuz yerlere çıkıyor bu ...

Düşersen Yola Düş

"ELBET bir gün kendime bir aile kuracağım" umudu ile kendimi motive ediyordum çalışırken. Ve yine elbet, psikolojik sorunlarım çözülmemişti. Nasıl unutabilirim ki o 10 yıl önceki Adana sokaklarını. "İş sende bitiyor" demişti bana, babasının birlikteliğimizi kabul etmesi için çünkü çözülmemiş çok sorunum vardı; başta psikolojik, sonra iş güç, vesaire. Nitekim son görüşmemizdi, "görüşürüz" havası bile yoktu, bir veda olduğu belliydi. Şimdi evli ve çocuk sahibi. Herkes yerinde iyi olsun. Ve yine buradan da bir 10 küsur yıl öncesine gittiğim zaman hep bu hallerin öncülleri vardı. İnsanın handikapları neticesinde potansiyelini ortaya koyamaması halleri. Aklıma ilk gelen anı ortaokuldan. Okulun o bildik yalnız ve dışlanan çocuklarındandım. Arkadaşlar futbol oynadıklarında genelde kenarda otururdum. Oyuna alırlarsa da anca kaleye geçerdim. Bir gün her nasılsa beni oyuna almak zorunda kaldıklarında kalede oynayan çocuk yer değiştirmek istemedi. Ben de orta sahada ...