Ana içeriğe atla

Felsefe Süzülmektir.

HERKES yerinde büyüyor. İşte bir yerlerden geçiveriyor yollarımız. Bazen denk geliyor, bazen ayrılıyor. Her adım bir şey katıyor, bazen de bir şey koparıyor. Deneyimler, sevinçler, hüzünler, yeni bilgiler, yeni mekânlar... Bazen aynı şeylerin devam etmesi ve zamanla demlenmesi; tat ve renk değiştirmesi. Bazen daha bir lezzetlenme, bazen daha bir ekşime ama hep eski ve kullanılmış dolu bir kitaba dönüşme. Şimdi sayfalar biraz sarardı. Kenarları kaç defa kıvrıldı. Satır araları kaç defa farklı kalemlerce çizildi. Bir defter gibi de değiliz baştan yazılan. Bizler birer kitabız her okunuşta farklı bir şey anladığımız, farklı yorumlar kattığımız. 10 yıl önce de doğduğumuz gün de şimdi de aynı satırları okuduk hep ama arada ne anladığımıza dair dağlar kadar fark var. Deniyoruz. Okuyup anlamayı. Ya da üzerine defter tutuyoruz. Denemeler yazıyoruz. Bu kitabı anlamak için. Niye deneme yazısı? Neyi deniyoruz? Yaşamayı. Nefes almayı. Kitap böyle mi okunur? Ya da doğru anlasak sancı biter mi? Böyle mi olması gerekiyor? Bu şekilde mi devam etmesi gerekiyor? Her seferinde farklı anlamanın hikmeti nedir? Deniyoruz ve devam ediyoruz. Kitap bizim seçtiğimiz bir kitap değil. Bu kitapla doğduk. Kitabın adı belli sonu belli. Başkaları okusa başka şey anlıyor. Ya da belki de herkes ve sen kitabı gayet iyi anlıyorsunuzdur ama hayat devam ediyor. Bu yüzden kitapla haşır neşir olmak da devam ediyor. Yani kendimizle. Herkesin bir hedefi, bir süreci var. Kimi taşınıyor, kimi şehir değiştiriyor, kimi ülke değiştiriyor, kiminin okulu bitiyor, kiminin işi, kiminin hayatı ama kimi de yeni doğuyor, sıfırdan bir başlangıç. Kimi başka düşüncelerde yeni doğuyor. Başka düşüncelere taşınıyor. Ve fakat, yine ve yine anne karnındaki o güven ortamını aramakla geçiyor ömrümüz aslında. Sıfır tecrübe ve tam güven ile doğmadan önce hayata başlıyoruz. Anne karnında biriz ve bütün. Bir tek birlik var, başka bir şey yok. Her şey bir ve senin parçansa korkmaya ne hacet? Sadece tatmin ve beslenme. Acı yok. İhlas Suresi gibi. Allah Ehad. Allah Samed. Lem yelid ve lem yuled. Henüz doğum da yok. Ve lem yekün lehu küfüven ehad. Küfüv de yok yani denklik. Sadece sen varsın çünkü. Başkası yoksa denk olacak olan da yoktur. Hüzün yok, korku yok. Oh mis. Hayat, ihlasla yoğuruyor sanki biz daha hayata başlamadan. Şuurlanma da suretlenme de anne karnında gerçekleşiyor. Ve ardından ilk şok geliyor. Doğum. İlk anksiyete. Ama henüz her şey benle bir. Her şey bende. Henüz başka şeylerin benden ayrı olduğunu algılamış değilim. Tehdit yok. Ne zaman süt için memeye uzanırken anne yeter deyip durduruyor işte orada sen ve ben ayırımı başlıyor.  Acı ve anksiyete. Burada anne karnı özlemi başlar. Savaş da başlamıştır. Hayat mücadelesi. Aranılan hep o anne karnındaki güvendir. Tam, bir, bütün olma hissi.

Sebep sonuca ve belirliliğe çok meraklı olsak da birçok şeyin sebebinin zannettiğimiz gibi olmadığını tecrübe etmişizdir hep. Her şey zamanını bekler. Biz bunu genelde iyi şeyler için düşünürüz. O süte ulaşırken bir gün anne itecektir. Zamanını bekler. Ya da 9 ay karında huzurla yaşarken bizi doğuracaktır ve yıllar süren bir macera başlayacaktır. O kadar sayısız macera yaşandı ki. Kimin ne yöne gideceğini kim bilebilir? Mesela çocukluğundan beri artık nereden düşünüp özendiyse kör olmak isteyen bir kız çocuğunun 20 yaşına gelince ameliyatla bilerek kör olmasını mı saysak? Ya da ciddi psikiyatrik sorunlarından dolayı başından tabancayla kendisini vuran ama ölmeyen ve neticede kurşunun beynindeki bir noktaya isabet ederek bipolar hastalığından kurtulup başarılı bir eğitim ve iş hayatına başlayan bir kişiyi mi saysak? İnsan davranışları ve başına gelenlerle gerçekten de tahmin edilemez bir canlı. Ve hepimiz sakinleşmek için her şeyi bir anlam çizelgesine bağlamak zorunda kalıyoruz çünkü yargı, zan sahibi olmadan yaşamaya nasıl devam edebiliriz ki? Hayat deneye yanıla devam ediyor. Ve kör olmak isteyen kadın da, bipolar hastası olan adam da hep o başlangıçtaki cennete dönmek istiyor. Bu hakikati arayışa dönüşür. Hakikat kavramı ise reel hayatta temas edilemez olduğu için ortaya başka bir kavram çıkar: ideal insan kavramı. Bu insan yarı hakikattir yani ulaşılamaz olandır ve yarı insandır yani bizim cinsimizdir, temas edilebilir, ulaşılabilir olandır. İdeal insan tam insan olsa o zaman hakikat kalmaz. Ulaşılabilir olmamalıdır çünkü hayat devam ediyor. Gerçekten hakikat ise o an ulaşıldığı anda hayatın bitmesi gerekir. İşte bu noktada birçok hayatlar devreye girer. Bunlar da birçok ölümlerle gerçekleşir. Geçmeyen zamanın içinde ölemeden kalarak felsefe yapmak vardır. Yüzeyde dolaşılır sürekli. Bu düzey felsefenin kendi kendisine ihanet ettiği sahadır. Yani şüphe silahını her şeye ve kendisine de doğrultarak asla derinleşemeyen bir saha. Şüphe, felsefenin en iyi silahıdır. Hayattan şüphe etmeye yönelirse yüzeyde kalır ve ölür ama ölümden şüphe ederse yani hayattan şüphe etmezse o zaman derinleşmeye başlar. Bu yürüyüştür işte. Gece yürüyüşü. Gece yolculuğu. Felsefe yaparak felsefenin terki. Terk-i Felsefe. Öle öle hayatlar doğurma. Hayattan şüphe duyarak ölmek değil. Öle öle hayatlar doğurmak. İşte ideal insan, model insan, yarı hakikat yarı insan arayışında misal Nietzsche Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabı ile bir Üst İnsan teklifinde bulunmuş. Balzac'ı okuduğumuz zaman Swedenberg'ü görürüz. Dostoyevski'yi okuyunca Alyoşa'yı. İdeal insanlar arasında siyasi figürler de çoktur. Ancak özel anlamda insanın hakikat arayışına temas eden kısma girmez. Ancak hayatını bu şekilde dizayn edenler de vardır. Ayrı mevzu bu. Sadece geçmiş yıllarımıza bakmamız lazım. Aşama aşama ayrılamamışsak, kopamamışsak kendimizden, aşama aşama terk edememişsek böyle ensemizden akıp gelen gölgeleri, o gölgeler ki bizi zincirler birçok düşe, insana, duruma, ağırlığa, çok ama çok mantıklı gelen fikirlere ve önyargılara; o zaman felsefe yaşar ve sen ölürsün, felsefeyle yaşamazsın ve ondan dirilip onu öldürmezsin. Ardı ardına gelen hayatlar ve ölümler vardır. İbn Arabi bahseder. Kaç Âdem ve Havva gelip geçmiştir. Biz sadece bir tane zannediyoruz. Sadece bir tane doğum ve ölüm var diye düşünüyoruz. Platon gökyüzüne baktığı zaman yıldızlardan ve hayali bir takım idealardan bahsetmedi.

Felsefe yapmak ne demektir? Ben felsefenin, her ne kadar önkabulsüz bir insan var olamasa da - süzülebilmek olduğuna inanırım. O ne demek? Bilmiyorum. Sadece bu yazıda süzülmeyi denedim, kendimden kendime.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...