Ana içeriğe atla

Beklentisizlik

BU hayata hepimiz doğuştan gelen bir yaşam enerjisiyle başlarız. Bu enerjiyle beklentilerimiz olur. Yaşama saldırırız. Yaşamak isteriz. Beklentilerle doğarız adeta. Hepimiz bir yere savruluruz. Beklentilerimiz gerçekleştikçe mutlu oluruz, gerçekleşmedikçe depresif. Başka yollar ararız bu sefer. Su akar ve yatağını bir şekilde bulur.

Bir şeye karşı ümidimiz kırılır. Melankoliye gireriz. Ümidimizi toparlamaya çalışırız. Olumlu hayal kurmaya çalışırız. Beklentimizi parlatırız. Ve tekrar yola çıkarız.

Hayal kırıklığına uğramak bizi çökertir. Derecesine bağlı. Beklentimizin yüksek olduğu ve bizim için elzem olduğu yerlerden darbe yersek çöküşümüz daha kuvvetli olur. Toparlanması da daha zorlaşır. Yumuşak karnımız vardır. Oralara bir şeyler denk gelsin istemeyiz. Kasarız, kasılırız.

Bir ayet var. Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz diye geçen. Bu ayeti o kadar farklı anlıyorum ki. İnsanlar neden antidepresan alıyor? Mevcut sistemin çarklarını daha iyi koşturabilmek için. Beklentilerine daha iyi sarılabilmek için. Antidepresan sorunu çözmüyor, uyuşturuyor. Bu söz hep söylenir değil mi? Ancak o sorunun ne olduğu söylenmez hiç. Hep uyuşma kısmından bahsedilir. İyi de bu sorun nedir? Bu temel sorun felsefi bir problemdir. Varoluşsal bir cevapla alakalı. O da beklenti mevzusu.

Bu ayet tamamen ümitsizlikten bahseder. Tüm ümitlerden kesilmek. Bu tabii ki depresyona yola açacaktır. Mental bir çöküş kaçınılmaz olacaktır. Beklentisiz ve şükran halindeki bir insan haline gelmek hedeflenir burada. Hep söylenen hamd ya da salatı ikame etmek kavramları bununla alakalıdır. Beklentisizliğin süreklilik haline gelmesi. Ancak burada küskünlük yoktur. Beklentilerime karşı bir küskünlük değil, aksine, bunların zarar olduğunu ve yaşamın asıl amacı olmadığını fark etmek.

Başlangıçta saf bir bebekken sanki belli bir yaşa gelince içimize zehir enjekte edilir ve erkeklerle kadınların hormonları vücutlarına şekil vererek yaşam enerjisiyle doldurur. Arzular, beklentiler, ümitler, yönlenmeler ortaya çıkar. Bu gidişat pürüzsüz olmaz. Ancak uzun süre pürüzsüz giden kişilerin genelde geç gelen zorluk karşısında daha fena oldukları malumdur. Kötü tecrübe geç yaşanınca daha fazla sarsılınır. Bir de çok erken yaşta sürekli kötü tecrübelerle tanışanlar vardır. İnsanlık çeşit çeşittir. Düşünce yetimizin olgunlaşması da zamanla olur elbet. Bu genelde yara aldıkça gelişir. Beklentiler de buna göre değişebilir.

Ancak düşüncenin zirve hali şükran duygusuna bürünmektir. Bu da beklentisizliğe erişmekle olur. Beklememek. Beklenilenin daha açık bir algıya kavuşmak olması sadece. Mesela küskün bir beklentisiz iken küskün olmayan ve daha rahat teslim olan bir beklentisizlik düşüncesine kavuşmak gibi. Bu sadece derin düşünerek olmak elbette. Yaşarken yıllar içinde yara alarak, düşerek, zarar görerek olur. Buradan kendi kendini sorgulayarak olur.

Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez çünkü diğer ümitlerden kesilmek gerekir ve diğer ümitlerden ümitvar olurken de buna Allah'ın rahmetinin ümidi denemez. İnsanın doğalından gelen bir yaşam enerjisi olacak elbette ama bu zaman içinde tefekkür ederek yönlenecek ve dinginleşecek. Nihayet ümitler tek bir ümide bağlanacak. O da salt ümitsizlik ve beklentisizliktir. Saf şükran hali.

Ne huri isterim ne saray, bana seni gerek seni diyor Yunus Emre. Tüm ümit ve beklentilerden ümit kesiyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu.  Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı.  Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın...