SEBEPSİZ gelen huşu. Ne tatlıdır. Ve pek de garip. Usulca gelir. Kapıyı da tıklatmaz. Aralıktan girer içeri. O kadar. İşte buradadır. Üzerine düşünemezsin de. Seni sakinleştirir. Gevşersin. Aklederek gelmemiştir ki üzerine düşünebilesin. Sebepsizdir. Hem zaten kendisi de izin vermez. Çünkü sancı geçince sorular biter ve düşünme de. Felsefe sancı işidir. Geçmeyen sancıların neticesidir. Açıklamaya çalışmalar, tanımlar, sebep sonuç zinciri kurma derdi. Huşu geldiği an melankoli gider. İnsanın göğsü genişler. Tanrı'nın keremi ilahisi olmalı bu. Şükran duygusu farklı bir şey. Bir şeye ya da bir şey için değil teşekkür etmek gibi değildir sanki. Sanki teşekkürün kendisi gelmiştir. Heidegger, metafiziğe kendini bırak metafizik kendisini açıklar der ya hani. Tıpkı onun gibi. Hem düşünmenin en zirve noktası da şükran halidir der. Düşünmek demek ki çok farklı bir şey. Tetikleyicisi sancı ancak nihayeti şükür. Angst der Heidegger ancak bir şeye ya da bir şey için Angst değil. Yine kendinden ötürü. Kavramın kendisi gelmiştir sanki. Hadi buyurun Platon'un ideaları yaşamıyor diyelim şimdi.
Burada başka bir sancı doğar. Sebepsiz geleni elde tutma derdi. İnsan hep süreklilik ve güven arar. Güzel kanatlarıyla aheste gezen kelebeğin bir günlük ömrünün olması kabul edilmesi zordur. Huşu duygusu da hayat ne kadar ters de gitse sebepsiz ve beklenmedik bir şekilde gelir. Peki bu, yaşamı dönüştürecek o devinim rüzgarını bize verebilir mi? Neden olmasın? Dünyanın bir ucunda kanat çırpan kelebeğin yine dünyanın başka bir ucunda fırtınaya sebep verebileceği ihtimali sadece bir ihtimal midir? Sebepsiz gelenin sebepler yaratmasını isteriz. Neden? Çünkü hayat devam ediyor. Devamlılık arama ihtiyacımız bundan. Kelebek ölüyor ama biz devam ediyoruz. İşte sancı burada. Bu yüzden felsefe geri geliyor. Felsefe yapıyoruz. Wittgenstein Tractatus eserinde diyor ki: "Olası tüm bilimsel sorular yanıtlandığında bile yaşam sorunlarımıza henüz dokunulmadığını hissediyoruz." İki cümle sonra şöyle diyor: "Bununla birlikte, dile getirilemeyen bir şey vardır. Bu açığa çıkar, bu mistiktir."
Sebep sonuç ilişkilerinin örüntüsünün kurulduğu birer şemadan ibarettir aklımız. Cüzi akıl, bireysel-parçasal akletme de külli yani bütünsel akletme de aslında yine bu aklın içinde cereyan etmektedir. Tüm parçaları döndürüp dolaştırıp ve adeta dilimizi ağzımızda gezdirir gibi aklımızda gezdirip bir kavrama bağlamak isteriz. Gemiyi iskeleye yanaştırmak gerekir çünkü. Neden? Yolculuğa devam edebilmek için. Bizim genelde yüzleşmekten kaçındığımız şey ise yolculuğumuza hep çelişkilerimizle yürüyebileceğimiz gerçeği. Bu gerçek asla değişmez. Sadece ayakta durabilmek için rol yaparız. Böylece ikiyüzlü bir topluma dönüşürüz. Ahlaki olarak dini ya da seküler olsun tüm toplum özü gereği ikiyüzlüdür. Bu böyle olmak zorundadır. Doğası gereği. Sadece dürüst ikiyüzlüler olamayışımız zavallıcadır. Bu yüzden bir de bu ikiyüzlülüğe sahtekarlık eklenir.
Yazı çok soyut gitti. Şimdi olabildiğince somutlaştıracağım. Mesela bir öğretmen kız öğrencisini taciz eder. Bu tacizin yaşandığı kurum seküler ise dindar haber ajansları saldırıya geçer, kurum eğer dindar ise seküler haber ajansları saldırıya geçer. Kimse insanın doğasını konuşmaz. Fail ile mağdur kimsenin umurunda değil farkında mıyız? Benlik üzerine bir değerlendirme yapılmaz. Ancak burada da ortaya yetersizlik devreye girer. Açıklamaların hepsi birbirine zıt ve çözümsüz kalır. Böylece en kolay yola gideriz. Bir kavrama bağlama yoluna. O da nedir? Seçtiğimiz ideaya göre yargılama ve o ideanın yani ideolojinin pratiklerini üstün göstermeye vesile olacak yorumlarda bulunmaya. Yani kısaca, bir seküler öğretmen kız çocuğunu taciz ederse dindar iktidar puan kazanır. Ama tersi olursa da seküler kesim puan kazanır. Kimse kendi savunduğu değerin içinden böyle bir şeyin çıkmasını kaldıramaz çünkü anlamsızlık insanı çıldırtır. Anlamsızlık nereden çıktı? Elinde savunduğu bir anlam vardır. Bunun çelişmesiyle yüzleşilirse o zaman tutunduğu dal da gider. Bu yüzden kimse eleştiriyi genelde kabul edemez. Tutunulan dalların savaşıdır bu. Anlam giderse akıl gider. Akıl sebep sonuç zincirlerini kaybederse çıldırır. Çılgınlık için akıl tutulması denir. Bu ideolojinin de topluma yansıması Anarşi ve kaostur. Ancak yine dediğim gibi insan kelebek değil. Hayata devam ediyor. Düzen istiyor. Sürekliliğe mahkûm. Bu yüzden düşsel kaostan çıkıp gemiyi bir yere yanaştırması lazım. Gemiyi bir yere yanaştırması gerektiği için iskeleye yanaşır. İnsan zorunluluktur. Yanlış anlama bir zorunluluktur. "Ben kulumun zannına göreyim." İşte mistik alan.
Peki bunlardan soyut kalarak felsefi bir değerlendirme nasıl mümkün? Yaşamda düşerek mümkün. Beliğini doğrultamamakla mümkün. Mistik ya da felsefi süreklilikte ve ilerlemede yaşamdan mahrumiyet vardır. Böyle bir zorunluluğun içinde bu yemek pişer. Bu zorunluluk yoksa, insanı salın ve mesela Fransa İmparatorluğunu verin, o Napolyon olup Rusya'ya kadar gider. Makedonya'yı verin, İskender olup Hindistan'a kadar gider. Almanya'yı verin, tüm Avrupa'yı alır. İnsan insandır. Kabının şeklini alır. Kap nereden gelir? Nasıl gelir? Niye gelir? Bunun ne anlamı vardır? İnsan zanlarla yaşamaya mahkûm mudur?
İnsan sadece inanmaya ya da inanmamaya mahkûm mudur? Bir sancı gelir düşünürsün. Sorarsın. Huşu gelir durulursun.
Herkes kendi iskelesinde. Biz de gemiyi yanaştıracağız elbet, ancak yeniden yola çıkmak üzere. Anlamın, sebepsiz gelen o huşunun içinde bir yerlerde olduğundan zerre şüphe duymadan.
Yorumlar
Yorum Gönder