İÇİM içime sığmıyor denir. Benim ise içim içime razı gelmiyor. Çelişkiler içindeyim. Açmazlarım üzerime kapanıyor sürekli. Ve ben salıyorum hepsini. Bırakıyorum. Parka, başkalarının köpeklerini gezdirmeye gelmiş birisi gibi. Sokakta 10 tane köpek birden gezdirenleri görürüz ya. Onlar gibi. Parka iniyorum ve köpekleri salıyorum. Neden? Biraz nefes almak için. Şu çelişkileri biraz uzaktan izlemek için. İnsan, kendi içine çok yakın olunca dibine ışık veremiyor. Çok iç içe olmamalı kendiyle. İçli dışlı durmamalı. Bu sefer derine dalmak olmuyor bunun adı, derinlerde boğulmak oluyor. O yüzden salıyorum köpekleri. Bakalım ne olacak diye. Her biri bir tarafa gidiyor ama beni de yokluyorlar arada. Gidip ben aldım bunları. Bıraksam da kolay değil. İzleniyorum. Çelişkilerim bunlar benim. Üstelik hiçbirisiyle bire bir sorunum yok. Bunlar benim parçalarım ve beni boğan da parçalarımın birbirleriyle olan çelişkileri.
Çelişkide ne olur? Tarafların baskınlığı birbirini yenemez. Bir dediğinin bir dediğini tutmaması ya da bir halinin bir halini. Bir andaki psikolojik durumunun başka bir andaki psikolojik haline zıt olması. Ya da fikirlerde böyle olmak. Kendi içinde yenişememek. Kendini yenememek. Ve hatta kendine mağlup olmak. İradelerin zıtlaşması ve birçok zıt iradeye sahip olmak, fikre sahip olmak ve bunları domine edememek. İçim içime razı gelmiyor derken bundan bahsediyorum.
Bir banka oturdum. Köpekler ne uzaklaşıyor ne yakınlaşıyor. Ne birbirine saldırıyor ne anlaşıyor. Gider gibi yapıp bana bakıyorlar arada. Ne kadar sinir bozucu bir bilseniz.
Bu durum insanın kendisini burada bulmasıyla alakalı bir vaziyet. Bu aralıkta. Yazının başından beri tarif etmeye çalıştığım alan, yer, aralık. Buraya nasıl gelinir? Buradan nasıl çıkılır? Sebepleri nelerdir? Hikâyesi nedir? Dış koşullar ne? Bunların artık hiçbir önemi yok. Burada mıyız şu anda? Buradayız. Bitti. Hikâye budur işte. Kendini burada bulmaktır. Bir de bulamamak var. Buradasındır ama kendini burada bulamazsın. Aramamışsındır çünkü. Arama ihtiyacı duymamışsındır. Arama ihtiyacı nasıl hasıl olur? Bilmiyorum ve ilgilenmiyorum artık. Artık birçok şeyle ilgilenmediğimi fark ettim. Filozof Ludwig Wittgenstein'ın, konuşamadığınız şeyler hakkında sessiz kalmak zorundasınız dediği yerdeyim. Kayıtsızlık o kadar idrak ettirici bir şey ki. Belki de gelen bir idrak sonrası kayıtsızlık hali üzerimizde hasıl oluyordur, bilmiyorum. Yani bir zorlama yok. İnsanın içinden bazı duygular alınıyor gibi bir pozisyon ve işte, kayıtsızsın. Kayıtsızlıktan kastım kendini uyuşturmak değil, içindeki beklenti duygusunun kopmasıyla gelen bir hal. Bir olaydan duygusal anlamda etkilenmemek. Anlamsızlık. Anlamın buharlaşması. Hikâyenin masal olması.
Bir hikâyeye sahibiz. Bu hikâyenin de içinde yaşarız. Hikâye içinde hikâyeler vardır. Bir de bizim kayıtsız kaldıklarımız vardır. Onlar masaldır.
Yaşam, her seferinde masallardan sıyrılarak asıl hikâyeyi yakalamaya çalışmaktır. Yalnız işin espirisi, bunun niçini nedeni nedir diye düşünmekten de geçmiyor artık. Oraları hep masal çünkü. Asıl hikâye başka bir yerde. Yine Tractatus eserine dönersek, Wittgenstein diyor ki: gizemli, sırlı yani mistik olan şey, dünyanın nasıl olduğu değildir, hangi koşullarda bu hale geldiği değildir, var olduğudur! Onun var oluşunun ta kendisidir.
Wittgenstein'ın felsefeyi tanımlama biçimini seviyorum. Bir önerme, teori olarak görmüyor. Şöyle diyor: "Felsefenin amacı, düşüncelerin mantıksal olarak açıklığa kavuşturulmasıdır. Felsefe bir öğreti değil, bir etkinliktir. Felsefi bir çalışma esasen açıklamalardan oluşur. Felsefenin sonucu 'felsefi önermeler' değil, önermelerin açıklığa kavuşturulmasıdır. Felsefe, normalde bulanık ve belirsiz olan düşünceleri netleştirmeli ve onları net bir şekilde tanımlamalıdır."
İşin bu tarafı böyle olabilir ama elbette ki filozofumuzun büyük çelişkilerin filozofu olduğunu da biliyoruz. Hayat hikâyesine ve felsefi macerasına bakmamız yeterlidir.
"Cümlelerim, beni anlayan kişinin, onların içinden geçip üzerine çıktığında, onların ötesine geçtiğinde, sonunda onların saçma olduğunu fark etmesiyle açıklanır. Deyim yerindeyse, merdiveni tırmandıktan sonra bir kenara atmalıdır."
En son parktaydım. Köpekleri salmıştım. Ve demiştim ki: çelişki. An be an. Sığılamaz bir içkinlikten, zamana doğru salınmış haller. Ardı ardına gelen. Tutarsızlık demiştim. Bir anı bir anına uymayan. Ve geri çekilmiştim, seçtiğim bir banka oturarak. Köpekleri uzaktan izlemek için. Bu noktada o her bir çelişkiyi ve birbiriyle yenişemeyen halleri kayıtsızlıkla karşılayabilmem için oturmam gerekiyordu ya zaten o banka. Beklentisizlik demiştim. İçte yaşanan kopuşlarla gelen.
Wittgenstein şöyle diyor: "Sonsuzluğu sonsuz bir zaman süresi olarak değil de zamansızlık olarak anlarsak, o zaman şimdiki zamanda yaşayan kişi sonsuza dek yaşar. Hayatımız, görüş alanımızın sınırsız olduğu kadar sonsuzdur."
Oturduğum bu bank acaba o sonsuzluk olabilir mi? Sahi buraya niye ve nasıl geldim? İşte, hiç ilgilenmediğim sorular geldi yine. Anlam verdikçe hayatın anlamı kaçıyor sanki. Unutarak kaçırdığımız bir anlamın mahrumiyetinin sonuçlarını mı yaşıyoruz acaba diye sorar Martin Heidegger Metafizik Nedir adlı kitabında. Felsefeyi matematikleştirmeye çalışanların sinirlerini bozacak türden sorular bunlar öyle değil mi?
Pek tabii şunu da ayrıca ortaya koymak gerekiyor ki insan her şeyini psikolojik süreçleriyle birlikte yaşar ancak felsefe psikolojik süreçlerin üzerinde nefes alabilen bir durumdur. Çünkü Heidegger, Angst derken nasıl anksiyeteden bahsetmiyorsa, Wittgenstein da bu ayrımı şöyle yapar: "Felsefi ben, psikolojinin ilgilendiği insan varlığı, insan bedeni ya da insan ruhu değil, metafizik öznedir, sınırdır, dünyanın bir parçası değildir."
Yazının başına gelirsek. İçim içime razı gelmiyor demiştim. İçim hem birbirine razı gelmiyor çünkü çelişki halinde. Hem de tüm bunlar içime razı gelmiyor. O bankta oturan kişiye. Çelişkiler zaten var, bir de tüm bu çelişkiler topyekun olarak bir'le çelişiyor.
Bu kadar çok şey'le ne yapacağız? Ne yapmak? Nasıl yapmak? Niye yapmak? Bunlar yok demiştik. Bu kadar çok şey var ve şey var. Ne yapacağız? Elbette, sadece yazacağız, açımlamak için, bir şey açımlanmasa da. Sonuçta kendimizi burada bulduk, buradayız ve bu kadar.
Bu arada, bu aralıkta kendimizi arar iken bulduk. Yine aramaya başlamadık. Zaten arıyorduk, bu yolculukta bulduk kendimizi. Dünyaya fırlatılmışlık diyor Heidegger. Fırlatıldığımız yerde bulunmak. Üstelik bunun bazen olağanüstü güzel bir durum olması; ve ama bazen de korkunç bir durum olması. Durum aynı olsa da. Ele alış biçimimizin değişmesi ve birbiri arasındaki çelişkileri... Bazen bu bakış açılarının tamamen koşullara göre değişiyor gibi görünmesi ama bazen de hiç alakası yokmuş gibi görünmesi... İşte bir çelişki daha.
Pirincin taşı... İşte...
Yorumlar
Yorum Gönder