"SİYASET, temelde kusurlu bir dünyanın kaçınılmaz çatışmalarını çözmek yerine, hafifletmek için bir araçtır." Jakop Norberg, Schopenhauer's Politics
Siyasetin idealleri mümkün müdür? Hayır, değildir. Bu yazı tamamen, neden mümkün olmadığının açıklanması üzerine felsefi bir sorgulamadır. Siyasetin, toplumun, yaşamın ve insanın eleştirisini yapıyorum. Yazının dayandığı ve hiç değinilmeyeceği temel kavram, Hz. Mevlana'nın "bu yaşamda birlik olmaz, burası fark âlemidir" ibaresidir.
Ekrem İmamoğlu'nun Tayyip Erdoğan'dan bir farkı yok. Hiçbiri babamızın oğlu değil. Politikacı politikacıdır. Güvenilmez. Tek farkları vitrindeki süs ve renklerinin farklı olması. Kimi vitrine Atatürk'ü koyar, kimi İslam'ı, kimi Kürt haklarını, kimi milliyetçiliği.
Eğer siyasetçilere sempatinde ekonomik bir çıkarın yoksa yaptığın tek şey duygusal mastürbasyondur, o kadar. İktidar değişimi ya da seçimlere yaklaşırken iktidarın kendi içinde yaptığı ufak değişimler sadece halkı geçici olarak rahatlatır. Tamamen göz boyama. Seçim yaklaşırken hizmet artar. İktidar değişirse hizmeti daha çok alan kesim değişir ama zamanla yine eskiye dönülür. Ne değişir? Duygusal mastürbasyon.
Birisinde Atatürk daha görünür olur, birinde daha az. Birinde ezanların hoparlördeki sesi daha çok açılır, birinde kısılır. Sonuç ne? Sonuç ego tatminidir. Kimin rengi daha dominantsa kuralları o koyar. Herkese hak ve demokrasi dağıtır sözde ama aslında iktidar olan daima bozulur ve kendi rengini dayatır.
Ne kadar hoş görülü olursan ol kimse tam zıttı ile dip dibe oturmaya tahammül edemez, bir yere kadardır çünkü yakınlık benzeşme yaratır. Zamanla kullanılan sözcükler birbirine benzer, kılık kıyafette özenme olur, vesaire. Melezleşme olur. Uyum gerçekleşir.
Gerçekten hoş görü nasıl mümkün olabilir? Bu metnin asıl sorusu bu. Politikacılar değil. Onlar zaten bizim uyanık ve çıkarcı yanlarımızın sivrilip tepeye çıkanları. Gerçekten hoş görmek ancak yakınlık ve alışmakla mümkün fakat benzeşmekle de. İnsan kendinden bir parça görünce karşısında onu sever ve güvenir. Ama tamamen yabancı madde gibi gelirse bu bilinmezliktir ve güvenemez.
Mesela son yıllarda anti-kahramanlar hakkında filmler yapılmaya başlandı. Kötü bir karaktere bürünene kadar o kişinin hayatını anlatan ve empati yapan filmler. Genelde bu filmler ya hayali çizgi roman karakterleri üzerine yapılıyor ya da başka ülkelerin eski yıllardan kalma seri katilleri üzerine yapılıyor.
Ancak kendi ülkemizden güncel bir tipleme üzerinden bunu yapmamız pek mümkün olmaz. İnsanın canı yandıktan sonra canını yakan üzerine bir empati kurması duygusal açıdan söz konusu değildir. Fakat kimi tolere edebiliriz, kime sabrederiz genelde? Sokaktaki insana değil, en yakınlarımıza. Neden? Çünkü başka kimsemiz yoktur. Duygusal anlamda ve zaman içinde bağlar kurulmuştur. Her şey çıkar değil deriz, zaman içinde zihinsel anlamda başkalarıyla eklemlenmeler yaşarız, duygusal tutunmalar. Bunlar otomatik sistem gibi yerleşen güven noktalarıdır. Araba kullanırken ayağın otomatik olarak gaza ya da frene gitmesi gibi.
İnsan, hayatı kolaylaştırmak için bir düzen, sistem kurar. Her anını düşünmek yorucudur çünkü. Sürekli bir panik hali olağan yaşamı mümkün kılmaz. Bu yüzden düzen kurarız. Siyasetin zorunluluğu da yaşamın bu zorunluluğundan gelmektedir.
Ancak bu zorunlulukların kendisinin de bir ikiyüzlülük olduğu gerçeğini neden düşünmemezlik edelim? Yani ne yapalım yaşıyoruz işte, hayat böyle diyebiliriz. Ancak üzerine biraz düşününce buranın da problemli olduğu ayan beyan ortaya çıkıyor. Yazı biraz garipleşmiş olabilir çünkü yaşamın kendisinin, zorunluluklarının sorgulamasını yapıyorum.
Bu biraz çelişkili gelebilir. Çünkü bir coğrafyada yaşıyoruz, belli insanlarla ve topluluklarla. Buranın belli siyasi yapıları var, gruplaşmaları, partileri var. Her birisi kendince bir siyasi çıkar peşinde de olsa nihayetinde oy toplamak için kendilerine zorunlu oldukları toplulukların haklarını ifade etmek durumundalar. Böylece baskın, dominant gelerek seçtikleri yaşam tarzını daha rahat yaşayacaklardır. Bu politikalar neticesinde tesettürlü olan tesettürüyle rahat yaşayacaktır, içkisini içen içkisiyle, lgbt bireyi kendi yaşam tarzıyla, kim nereye ait hissediyorsa...
Gündelik hayata baktığımız zaman arkadaşlıklar, gruplaşmalar nasıl oluşuyor? Tek tük farklılıklar dışında genelde aynı görüşten insanların aynı yaşam tarzı etrafında birliktelikler kurmasından oluşuyor. Bu kişiler hiç siyah tenli birini görmemiş olsunlar diyelim. İlk defa gördükleri zaman yaşadıkları his ve o hissin sonuçları genelde "havada kalmışlık" ile açıklanabilir. İnsan bilinmezlikle karşılaşınca dona kalır. Artık gericilik dindarlık ya da sekülerlikle şekillenmiyor. Eğer farklılığa kapalıysan bu gericilik olarak yetiyor da artıyor.
İşte bir başka görüş ve yaşam tarzı bizim için bu durumda birer anti-kahramana dönüşüyor. Kendi acılarımız, travmalarımızla meşgulken şimdi bir de diğer görüşlerin dertleriyle neden meşgul olalım düşüncesi. Gerçekten bu mümkün mü değil mi? Yani her siyasi oluşum gerçekten kendi görüşü dışındaki yaşam tarzlarını "ek söylem" olarak ifade edip savunurken bunu umursuyorlar mı yoksa bu da bir başka zorunluluk mu? Yazıda dikkat ederseniz kendi hayat görüşünü savunmayı bile bir başka zorunluluk olarak ele almıştım. Bu yüzden benim cevabım zaten belli.
İnsan öncelikle barınmak ister, karnı doysun, nefes alabilsin, canı yanmasın ister. Sonra nasıl var olacağı vardır, yaşam tarzı, hayatı anlamlandırışı. Bir rengi vardır. Bunun sebep sonucu ve niyesi ile ilgilenmiyor şu anda bu yazı. Sadece insan şu anda, bir şekilde bulmuştur kendisini belli yargılarıyla. Buradan itibaren hayata ve topluma bakışında kendi güveni nereye sirayet ediyor orası önemli. Tabii ki kendisine benzerlere sirayet eder öncellikle. Ortak zevkler ve renkler her neyse.
İşte şimdi buradan başlıyor toplumsallaşmamız. Biz istediğimiz kadar değişelim, değişmeye çalışalım fark etmez öyle ya da böyle yaşamın zorunluluğu olarak bir şey oluruz ve toplumsallaşırız. Bu yüzden de bulunduğumuz coğrafyanın yoğunlaşan herhangi bir kesimine yakınlık duyarız. Nihayetinde hayatta kalmak istiyoruz. Hayatta kalmanın da belli kuralları var.
Ancak felsefi anlamda bunlara yaklaşıp belli açılardan sorgulayınca işin rengi değişiyor. Yaşam, yaşamak kendi acını hissettiğin, kendi acını öncül aldığın bir tarzda mı ilerlemek zorunda? Anti-kahramanlaştırdıklarımızın durumlarını idrak edememek bundan dolayı mı kaynaklanır?
Bu yazı bir yere çıkmak zorunda değil. Sadece felsefi bir deneme yapıyoruz. Sadece sorguladığımız şeyin mümkünatının olup olmadığına bakıyoruz.
Ne kadar açık ve hoş görülü olursa olsun bir bakış açısının gerçekten her kesime empati kurabileceğine pek inanmıyorum çünkü gerçek empatide şefkat ve açıklık yetmez, bir de onun acısını bire bir yaşamış olmak gerekir. Düşenin halinden düşen anlar.
Siyaset, insanlık var olalı beri mümkün olmuştur. Peki siyasetin idealleri mümkün müdür? İnsan, yaşamda kalmak için yaşar. Yaşamın sebebi yine yaşamdır ancak imgelemde bu zamana yayılınca "umutlara" ihtiyacı olur. Süreç uzundur ve algıda canlı kalmak gerekir. İşte siyaset de böyledir. Siyasetin hedefleri, umutları olur. Peki bu mümkün mü? Duygusal anlamda heyecanlı ve ateşli olunduğu zamanlarda mümkün gelebilir. Ancak bunun dışında pek mümkün olduğunu düşünmüyorum. Anarşizmi ve kaosu önermiyorum elbette ama Anarşizm ve kaosun dayanak noktalarının yaşamın mevcut yüzeyselliğine atıfta bulunmak olduğunu söylüyorum. Önemli bir vurguda bulunurlar. Yoksa kanlı canlı insanlar elbette girişken olup kontrolü ele almak isteyecektir her zaman için. Sistematik düzen kurmak isteyeceklerdir, kendilerini merkeze almak şartıyla. Sadece şunu görmek gerekiyor, ikiyüzlü olmaya gerek yok, siyaset hep ikiyüzlüdür ve mümkün olan siyaset türü de sadece faşizmdir. Nazizm, milliyetçilik, ırkçılık demiyorum. Faşizmin saf özünden bahsediyorum. Her ideolojinin özünde de bu saf faşizm vardır aslında. Sadece vitrinler değişir. Tıpkı yazının başında söylediğim gibi. Süsler değişir. Empati yoktur. Ek haklar sadece güçlenmek için alınan ek desteklerdir. Zamanla onlar da elenir. Ne kadar dindar, liberal, seküler ya da eşitlikçi olunursa olsun zaman içinde gerçekleşen Hayvan Çiftliği adlı romanda anlatılandır aslında. Çünkü kimse kimsenin gerçek acısını hissedemez, sevdiği sadece kendi acısını hatırlatanlardır. Hepsi çıkar ilişkisinden ibarettir alacağını alana kadar.
Bu yazı da siyasetten vazgeçilsin ya da şu veya bu siyasi çizgi tercih edilsin diye yazılmadı. Vakayı felsefi olarak ele alıp bir siyaset, yaşam tarzı, toplumsal hayat ve hatta yaşamın kendisine bir eleştiri denemesinde bulunmak istedim. Farklı fikirlerin ve keşfedilmemiş bakış açıların zihnimizde uyanması için. Düşüncenin diyarlarını gezinerek belki bir bilinmeze rastlarız ve onu kendimize katarız diye.
Yorumlar
Yorum Gönder