GÜN batımında ekin eken adam tablosu. Yıl 1888. Vincent Van Gogh, yaşamı boyu ruhsal çöküntüyle mücadele etmiştir. Batan bir gün, henüz vazgeçmeyen bir figür ve ekilen ekinler. Sanki yaşam bitmek üzere. Adam karanlıklar içinde. Ve elleriyle yaşam ekmede, belki de kendine. Ne kadar anlamlı ve yoğun bir tablo değil mi? Yalnızlığın metafiziği yazımdaki o oyuk gibi bu tablo. Fazlasıyla ruhani. Yağlı boyalar sanki bir resmin değil, bir ayinin parçası gibi. Etraf tütsü kokuyor ve ayak seslerimiz geniş duvarlarda yankı yapıyor. Sessiz fısıltılar var mabette. Anlaşılmayan. Ancak ulvi bir makamda olduğumuz da belli. Çünkü fısıltılar çekingen. Mabedin soğuk duvarları üzerime üzerime geliyor diyordu Van Gogh mektuplarında. Bir kadının neşesi olmadan yaşayamam diyordu. Kee Vos ile denedi. Olmadı. Sien Hoornik ile denedi. En uzun ilişkisiydi. Kadına ve çocuğuna baktı. Resmini yaptı. Ev kurmaya çalıştı. Yoksulluk, aile baskısı (Sien fahişeydi) ve hastalık yüzünden Sien'i terk etmek zorunda kald...
İNSAN, her an melankolik bir ruh haline girmeye meyyal. Her an dalgınlık gelebilir. Bir köşeye, kenara doğru. Duvara doğru bakılır ama gözleri hipnotize olmuş gibi başka şeyler görür. Göz bebekleri garipleşir. Sabit bir kafa duruşu. Yanındaki bir iki kere seslense anca kendine gelirsin. Bunu herkes yaşamıştır. Bu dalgınlığın çeşitleri vardır. Bir hüzne, üzüntüye ait de olabilir. Hatta altından kalkılamayacak üzüntüler ve hüzünler de. O hatıralardan çıkamamak durumu. Onlarla yaşamak. Ve bu şekilde hayatı kilitlemek. Genelde ilk düşsel vurgunlar gayri ihtiyari ve iradidir. Sonraki süreçte buna kendimi bırakıp bırakmamaksa bizim elimizde. Maksat etkiden çıkmaktır. Hayatımızı bu etkiye dönüştürüp de karartmamak mevzusu. Aksi halde bu hal sıkar da sıkar. Canını yakar. Öfkeye bürünür. Öfke de boş durmaz. Ya başkalarına zarar verdirir ya da kendine. Başkalarına olan zararın makası açıktır. Kötü bir sözle kalp kırmaktan başlar cinayete kadar gider. Ya da kendine zarar vermek de sağlıksız besle...