Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Godot'nun Gardırobunu Karıştırmak

GERÇEKTEN üretime geçmeyince içte baskılanan itki ruh halini karanlığa çeviriyor. Bu ister yazarlıkla ilgili olsun ister de diğer yaratıcılık içeren herhangi bir sanat dalıyla ilgili olsun. O karanlıktan boğularak bakılan ruh hali elbette neye dönüştüyse yine kendisi gibi olan aynı çeşit boğulmaları görmeye başlar. Hiçbir yerde ümit görmez. Suçlaması da kendi halidir. Çünkü girdiği halde ümit yoktur ve bunu kendi kendisine yapar.  Nasıl yaptığını da bilemez, bu yüzden ayna olanları suçlar. Aynada ise yine kendi bu halleri vardır. Kendi asli hüviyeti değil çünkü kendi asli hüviyetini de boğmaktadır. Yani o parlayan yaratıcı yanını. Boğulan odur. Izdırabını ise kendisi çeker. Bu bir nevi bedel ödemektir. Sen beni boğarsan beni de seni yaşatmam. Yaşamak mı istiyorsun bu hayatta ölene dek kendini uyutacak işlerle ve zaman geçirmeyle lanetlendirildin. Seni lanetliyorum. Şimdi istediğin kadar debelen. Mübarek olsun yeni yaşamın diye bizle konuşulur sanki.  Gardıroba katlanarak kat k...

Kız Evlat

Çocuklarımı gönderdim bugün Hepsi farklı okullarda Farklı yuvalarda, ancak En heyecanlandığım ve İçimi bir hoş eden Rana ve Nevra, kız çocuklarımdı Erkek çocuklarım da var, evet, ama Kız çocuğu daha bir narin Kız çocuğu babası olmak Daha bir başkaymış. Deneme, öykü, araştırma yazılarını Dergilere göndermek, evet güzel Ama şiirlerini göndermek... Şiir daha bir başkaymış. Çok kalbimden verdim sanki Erkek evlat, evet o da kalbim Ama kız evlat sanki kalbimin Daha bir hassas yanı, atan tarafı Yazıların daha kalbe yakın köşesi Kız evlat, şiir...

Kayseri'de Gördüğüm Gizemli Gölgeler

BİR gün Kayseri'ye gittim. Etrafı geziyorum. Sokaklarını, insanlarını, mimarisini anlamaya çalışıyorum. Karşıma Hunat Hatun Külliyesi çıktı. 1238 yılında yapılmış. Uzaktan gördüğüm zaman önce şaşırdım. Yaklaştıkça hayranlığım ve ürpertim arttı. Tam önünde durduğumda ise başka bir dünyada gibiydim. Başka bir evrene ait bir yapıydı bu çünkü. O bildik camilere benzemiyordu ya da kiliselere. Gayet sade ve mütevazi bir yapıydı. Ama kapısı pek mütevazi değildi. Kapı yapının kendisinden büyüktü. O ihtişamı, işlemeleri, devasa yapısı ile adeta altında eziliyordunuz.  Bunu Osmanlı yapıları için söyleyemem ama bu Selçuklu yapılarında Doğu'nun mistisizminin, gizeminin, sırrının izlerini mimarisini yaşayarak bire bir ruhunuzda hissedebilirsiniz. Tasavvuftaki o kapı metaforu. Hakikat kapısı. Oradan geçerek başkalaşmak. Benliği geride bırakmak. Bütün bu okumaların metni adeta bir mimari yapıya bürünmüştü gözümde. Kapıdan geçtikten sonra uzunca bir koridor vardı.  Kapıdan geçmiştik ama sanki...

Boşluğa Denk Gelmemek: Hazır Olmak, Vurgu ve Üçüncü Yol

İNSAN kendini her daim hazır etmeli. Öyle yaşamalı ki artık kendi öznel yaşamında bulunduğu pozisyon itibariyle hazır hale gelsin. Hiçbir şey boşluğuna denk gelmesin. Bir okyanus ortasında bekleyip de hangi köpek balığı denk gelirse gelsin diyerek kala kalmasın. Böyle bir yaşantı olamaz. Saygı duymadığım tek kimlik, kişilik, yaşam tarzı bu. Saygı duymadığım ve var olmasını istemediğim ama hangi kimliğe bürünürsek de bürünelim her birimizin nüvesinde bulunan gayet de insani bir kusurdur bu diyelim. İnsani yanımıza mı savaş açtım durup dururken? İnsani yanlarımıza savaş açmak mantıklı bir şey mi? Doğaya karşı mı geliyorum? Aciz yanımıza?  Yine ve yine hepimizin yaptığı ama felsefi anlamda çok da üzerinde durmadığı bir mevzuya değinmek istiyorum. Aslında biz hep bir şeye vurgu yaparız. Konuşup ilgilendiğimiz ve savunduğumuz, daha çok konuştuğumuz şey aslında o uçsuz bucaksız olan çok geniş yaşamın hakikatinden bir parça. Konuşuruz, tartışırız ve sanki farklı şeyler söylüyormuşuz konum...

Nezahat Annenin Öyküsü (Garip Dergisi)

BU sefer geçen ki denemem gibi olmayacak. Daha hevesliyim ve ne yapacağımı biliyorum. Bütün gece bunu düşündüm. Birazdan güneş doğacak ve ben hazır olacağım. Camdan çok az güneş sızsa da olsun. Birkaç gün sonra bir başka olacağım. Şu perdeler biraz daha açık olsa iyi olurdu. Olsun, moral bozmak yok. Ben çok güzel bir çiçeğim. Gün be gün büyüyorum. Evet, susuz kaldım belki.  Sahibim bir kalp krizi geçirerek öldü. Şu anda salonda yatıyor. Olsun, ümit kesmek yok. Ben susuz kalsam da camdan azıcık da olsa sızan güneş ile besleniyorum tüm gün ve asıl başka bir şeyle. En azından kış değil. Mutlaka şükredecek bir şey vardır. Hep iyi yanından bakmaya çalışıyorum olaylara. Beyaz yapraklarımın güzelliğine layık olmaya çalışıyorum güzel düşünceler ile. Yoksa çabuk solarım. Sahibim de öldü zaten. Su da yok. Bari iyi düşüncelerle ve güneşle besleneyim ki belki dallarım daha da uzar ve şu kapıyı açabilirim.  Hayallerin büyük olmalı diyordu sahibimin birkaç gün önce dinlediği o videolarda. B...

Camii (öykücük)

LA Messe de L’Athée öyküsünü yazan Honoré de Balzac’a minnetle...  Geziniyorum. Uçsuz bucaksız bir yer. Çöl desen değil. Yol desen yok. Belli belirsiz. Varla yok arası. Var hadi var. Yol var. Çöl de. Yerleşim yok ama. Eminim. Kesin. Bir camiye denk geliyorum. Ufacık. Bir dairecik. Üzerine de bir çatı bırakmışlar. Kapısı da var. Hayret. İçeriye bakıyorum. İki üç kişi görünüyor.  Nasıl gelmişler, nereden gelmişler anlamıyorum. Şaşıyorum. Ortalarda araba da yok. Camiye yaslanmış bir bisiklet de. Camii ve bu insanlar olmasa hepten şüphe edeceğim kendimden de. Bir şekilde buraya gelmişler ama. Demek ki yaşam dört bir yandan onları öyle bir kuşatmış ki Allah’ı burada bulmayı ummuşlar. Yaşamın olmadığı bu yerde.  İmamı görüyorum. Geliyor. Namaz başlıyor. Ben de duruyorum. Bizi kuşatan dünyadan Allah’a sığınmaya çalışıyoruz. O sessizlikte. Ayakta beklerken. Namaz hareketlerini yaparken. Düşüncelerimizin arasında. İçimizde. Kalbimizde bir yerlerde. O’nu arıyoruz. Kuşatılmışlıklard...

Rana ve Galaksisi (öykü)

KİBRİT kutusundan bir ev. Uzay boşluğunda. Süzülüyor. Etrafında yıldızlar. Evin etrafını turluyor. Bu sonsuzluk atmosferinde ses yok seda yok. Çok tiz bir keman solosu var sadece. Bazı yıldızlar hızlı, bazıları yavaş. Kimin nereden geldiği, nereye gittiği belli değil. Sonsuzluktan gelip, farklı açılardan, sonsuzluğa süzülüyor her şey. Kibrit kutusu evin, dikkat "gibi" değil, ev kibrit kutusundan yapılma, bir penceresi var. Pencerenin önünde bir kedi. Etrafı izliyor. Adı Nevra. Küçük kafası hiç sabit durmuyor. Etraf hareket halinde. Yıldızlar, gezegenler, galaksiler. Atmosfer çok berrak. Çok uzaktaki gezegenler bile görünüyor. Dev bir uzay akvaryumu. Etrafta balıklar yüzüyor. Balıktan yapılma gezegenler, "gibi" değil, balıktan. Nevra'nın karnı aç. Balıklar fazla büyük. Ev küçük. Arada pencere. Bir de evin ancak içinde nefes alınabiliyor. Uzayda kedi nefes alabilemez ki. Bu yüzden Nevra balık yiyemiyor. Annesinin başına da gidemiyor. Balıklara takıldı gözleri. Yok...

İdil Günlük )niş-şiir(

İncecik defterime 4 kısa cümle yazdım. Üzerine de 63 sayfalık Japon klasiğimi bıraktım. Osamu Dazai yazmış. Adı Meteliksiz Öğrenci. Tanrı sayısız şans verse herhalde yine sayısız kez intihar edecekmiş Osamu Dazai. Az önce bir piyano dinletisi buldum. Şu anımı kurtardı. Butik, niş, ufak, tefek... Seviyorum bu sözcükleri. Özgün, narin, kırılgan. Her şeye rağmen de tanrının verdiği şansı bulmuş olan. Yani zayıf değil. Bu sözcükler bana zarafet ile birlikte gücü çağrıştırıyor. Butik bir yerin ihtişamı olur mu? Peki zinciri? Hayır. Estetik olur. Şık. Az, öz. Ufak ve kısa. Renkleri göz doyurur. Bir tasarım barındırır. Yapay olmayan. Zevk işi olduğu bellidir. Adanmışlık vardır. Bir kaynağa tutunur. Kendine. Dazai nehrin kenarında yürür. Suya bakar. Eve gidesi yoktur. Evde yapacağı bir şey yok. Dışarıda da gidecek bir yeri yoktur. Öylesine boşlukta yürür. Yapraklar ona eşlik eder. Derken yaprakları takip ederken bulur kendini. Nehrin yanında öylece yürür. Ne ilginç. Ben yaşıyorum. O ölmüş. Bir...

(2) Rüzgâra Tutunmak (İlk yazının "Duru Sancı" adlı İkinci-Yeni formundaki şiir versiyonu)

DURU SANCI O her bir dip yapışlar ümitsizlikteki sarsılmalarla gelen yoldaki. Bir şey düşünmekle gelen bazen, bir şey oluşlar ve çıkamayışlar oradan, hem sürerken mücadelen. İnandığında o düşüren düşe seni. Gerekiyor anlamam ve fakat. Şunu. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Ve yine değil; midir ki merkezinde her şey. Gitsin bırak, ver iznini. Akışa doğru. Ki değil midir nitekim akışına bırakmanın manası, o kabullenme yetini bulandırana izin vermemek ta en başta. Bulandıktan sonra kim kabullenecek? Gelmeli artık anlayışa, ki öylesine ki su berrak, bulandıran kum sakin, balıklar parlak. Neden bu sancılar? Isırmalar? Piranalar? Niye ki? Değil mi ki bu kanatan dişler bir zamanlar dudaklara gizlenerek onları öpücüğe iterdi insanı mest eden? Tiyatro sahnesindeki o sahici oynayan oyuncu ağladı ve belki de inandırdı bir süreliğine diğer oyuncuları da sanki sonunda üzerlerine kırmızı perde inmeyecekmişçesine. İndi perde, dağıldı oyuncular, kaldı sahnede o yaşlar, öldü oyuncu, doğdu çiçekler bulan...

(3) Köşeyi Tutmak

İNSANLAR işe yarar bilgi istiyor. Hayatlarını olumlu yönde değiştirecek bilgiyi. Karanlık şeylerle uğraşmaya kimsenin vakti yok. Hali hiç yok. Hayat bir koşuşturmaca. İş güç ekmek kavgası yüksek tondan devam ediyor. İnsanların ayakta kalmaya ihtiyacı var. Kimsenin zamanı yok. Çoğunluk kadınlar olmak üzere en azından okuyan bir kesim de yok değil. Türk insanı hiç mi hiç okumuyor değil. Sadece azınlık. Biz göçmen gibiyiz bu ülkede biraz da. Karanlık şeylerle uğraşanlar genelde o karanlıkta olanlar. Psikolojik anlamda söylüyorum. Depresif modda olan birisine bazen depresif bir film, müzik ya da yazı iyi gelebiliyor. Modu daha iyi olan birisini bu tarz şeyler kesinlikle düşürür elbet. Ama modu aşağıda olan birisi, bir de durağan bir devrindeyse yani çıkış yapacak hali yoksa o zaman bu tarz meşguliyetler ona yalnız olmadığı hissini verir. Kendi o anki duygularına hitap eden bir yazıya, müziğe, filme denk geldiğinde, yani tanıdık ve içindeki duygularını barındıran bir notayla, sesle biraz ta...

Adalar ve Sufiler (Ada Gazetesi)

İKİ sevdiğim mevzu. İnsan sevdiklerini, ilgilendiklerini, merak ettiklerini bir arada görünce daha mutlu oluyor. Aralarında nasıl bir sinerji oluşacak görmek istiyor. Ve tabii biraz da aile ortamında gibi hissediyor. Senden olanların bir araya gelmesi ve senin de orada bulunmanla bir güven halesi içinde bulunmak. Güzel bir şey bu. Şahsen bu yazı bir araştırmadan çok araştırmaya vesile olur mu diye bir fırsat yaratma girişimi. Bu vesileyle belki bu konuda yeni bilgilere ulaşırım umudu. Şimdilik ulaşabildiğim bilgilere göre adalara Sufi temâsı olarak aklıma ilk gelen örnek Büyükada'lı Şair Hüseyin Siret Bey'in hâtırası. Şairimizle, tasavvufun Halveti Cerrahî ekolünden postnişin olan Fahrettin Şevkî Efendi'nin Büyükada'da gerçekleştirdikleri yürüyüşler ve sohbetler. Hüseyin Bey şiirde realizm akımına mensup olarak şiirlerinde sadece doğada gördüğü şeyleri yazmayı kendine şiar edinmiş bir isim. Mezarı şu anda Beşiktaş'ta Yahya Efendi Dergahında bulunmaktadır. Bir gün Bü...