Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Kiraz Sevgilim (öykü)

BİRİCİK aşkım Nil ile balkonumuzda oturuyorduk. Yaz sıcağını bastıran serin akşam rüzgârları muhabbetimiz olmuştu. Nil ayağa kalkıp balkon kapısının orada durdu. Bir kahve daha alır mısın dedi. Ben duymadım. Kaan dedi. Hemen döndüm. Kaan deme şimdi bana dedim. Okuyucu kendimi anlatıyorum sanacak, Kemal de en azından. Üf peki Kemal Bey dedi. Bey mi dedim. Kıkırdadı. Tamam tamam Kemalcim, canım, kahve mi çay mı? Kahve iyi gidiyor şimdi dedim, kahve olur. Nil mutfağa kahvelerimizi almaya giderken ben de önüme serilmiş İstanbul'u seyrediyordum. Kemal olan ben. Koca bir şehir karşımızda duruyordu, biz de nokta kadar bir adanın üzerinde oturuyorduk. Şehri biraz seyrettikten sonra gökyüzüne doğru bakmaya başladım. Yıldızlar olması gerekenden pek seyrekti. Nil kahvelerle geldi. Ya eskiden insanlar gökyüzüne bakıp uzun uzun düşüncelere dalarlarmış dedim, Nil. Yanıma oturdu. Kahvelerimizi masaya koydu. Saçların ne güzel olmuş dedim. Yanlardan örmüş. Beğendin mi? Evet, çok hoş olmuş. Merci ca...

Spontane Timur - öykü (Kintsugi Dergi)

HİÇ aklımda yokken yola çıkma isteği geldi. Çantamı hazırladım ve yola düştüm. Uzun bir tren yolculuğu. Spontane gelişiyor her şey. Herhangi rastladığım bir motel buldum. Güzel bir akşam yemeği yedim. Öyle gelişigüzel geldim ki buralara kadar. Hangi şehirde olduğumu bile unuttum.  Tam olarak ayamadım ne yaşadığımın. Sonra yol yorgunluğuyla odama çekildim. Masanın başına geçtim. Çoğu motelde oda ufak da olsa bir aynalı masa olur illa ki. Koltuk olur. Kül tablası olur. Pencere. Temiz olduğuna inanmak istediğin çarşaflar. Banyo. E tamam işte. Yeter de artar.  Bir sigara yaktım, camı açtım. Heyecanla kitaplarımı masanın kenarına dizip bilgisayarımı önüme açtım. Yazmaya başladım. Şu an Kars'tayım. Her yer bembeyaz. Çok güzel kar yağıyor. İstanbul gibi değil. İstanbul'da yağsa bile iki gün anca kalıyor. Sonrası hep çamur.  Burada karın hası var. Kar burada kök salıyor adeta. Şehre hâkim oluyor. Hiçbir şey yapmak için gelmedim bu şehre. Sadece bir şeyi görmek istedim. Yıllardır ...

Zeki Demirkubuz Bizi Kuyuda mı Bıraktı? (Helezon Dergisi)

FESTİVAL filmi neden hüzünlü olur? Çünkü festival filmi senaryo yazarının psikolojik sağaltımıdır. Filmdeki yoğun yoksunluk, bulantı, düşkünlük ve durağanlık duygularının olması senaryo yazarının bunları yazarak içini dökme psikoterapisidir. Biz aslında senaryo yazarının yazarak tırmandığı ve tırmanırken de üzerinden kuyunun dibine yani ardına attığı posalarını izleriz. Biz de böyle bir ruh hali içerisinde isek o film bize yalnız olmadığımızı hissettirir. Özdeşleşiriz. Duygudaş hissederiz. "Beni anlayan var" fikri canlanır. Filmi yapan kişi de içini dökerek rahatlar, o gölge yanlarından belki kurtulmaz ama içinde de bastırmaz. İfade eder. Böylece ruhsal anlamda hastalanmaktan kurtulur ve özel hayatında aslında biz seyircilerin zannettiğinden çok daha dingin bir hayatı olur.  Aklıma Zeki Demirkubuz geliyor mesela ya da Simón Mesa Soto. Demirkubuz'un filmleri alabildiğine depresiftir. Kendisi ise sigarayı bırakmış ve düzenli spora başlayan sağlıklı bir adam olmuştur. Zannet...

Bir İsveçli ile 15 Dakika

AKTÖR Gérard Depardieu'nun Masum kitabında, "Kendimi gitgide daha başıboş hissediyorum. Artık hiçbir şey bağlamıyor beni. Herhangi bir anda, herhangi bir yere gidebilirim. Daima bagajsız yolculuk ederim ben" demesi gibi bir ruh halindeyim ben de son zamanlarda.  Hiçbir şey bilmiyormuşum gibi hissediyorum. Belli bir dönem yaşıyorum. Sonrasında o dönemde bildiklerimin hep bir yanlış yorumlama olduğunu fark ediyorum. Doğrusunu öğreniyorum ama doğrusunu da yine yanlış yorumluyorum. Kurduğum bağlantılar hep havada kalıyor. Öyleyse kendime kurduğum anlam zincirleri neden beni bir süre götürüyor? Placebo etkisi mi acaba? Bilmiyorum, tek bildiğim her seferinde en baştan başladığım.  Bakırköy hastanesi parmaklıkları ardında hayal dünyasına hapsolmuş bir meczup gibi hissediyorum. Herkes bir şeye inanır. Ben de bir şeye inanıyorum. Zaten hiçbir şeye inanmayanlar iki lafın belini kırmaz, direkt boşluğa atlarlar, onların pek şakası olmaz. Biz yaşayanlar olarak konuşuyoruz.  Bu hayal v...

Dazai ile Uzaktaki Dağ: Sancıdan Vuslata Bir Yol

ÖNCE Osamu Dazai'nin, 1939 tarihli Joseito "Öğrenci Kız" novellasından bir pasaj paylaşacağım.  Yazarımız 1948 yılında 38 yaşında intihar etmiştir. "Kimse bizim çektiğimiz acıları gerçekten bilmiyor.  Kimbilir büyüdüğümüzde, şimdiki acılarımızı ve üzüntülerimizi saçma bir şeymiş diye hatırlayacağız belki. Ama yetişkin olana kadarki bu uzun ve can sıkıcı dönemi nasıl yaşamamız gerekiyor? Bunu kimse söylemiyor. Kendi hâline bırakmaktan başka çaresi olmayan kızamık gibi bir hastalık mı acaba? Ama kızamıktan ölenler, gözlerini kaybedenler de var. Kendi haline bırakmak olmaz. Her gün böyle bunalıma girip, sinirlensek de aynı zamanda yoldan çıkarak geri dönüşü olmayan bir hâle gelen ve hayatları mahvolup altüst olan insanlar, intihar edenler var.  İntihar ettikten sonra insanlar, 'Ah, biraz daha yaşasaydı anlayacaktı ama. Biraz daha büyüdüğünde kendiliğinden anlayacaktı,' diye üzüntülerini dile getirseler de olmuyor, keşke mevzubahis kişinin yerine...

Deveden Atlayan Mecnun: Aşk Hürmet İster

MESNEVÎ'DE deve ile binicisi Mecnun’un bir hikâyesi vardır. Mecnun ileri gitmek istiyor, deve ise gerideki yavrusuna dönmek istiyor. Bir ileri bir geri yol gidiyorlar sürekli.. Kendi yollarına akmak istiyorlar ama birbirlerine bağlılar.  İnsan seviyorsa eğer bir yolunu bulur ve olmayanları oldurur. Olduramasa bile razı gelir olduğu kadarına ama hep sevdiğiyle kalır. Yakın olur. Âşığın önceliği sadece yakınlıktır. Yakınlığı kurmak ve o bağı kaybetmemektir.  Aşk, hürmet ister; hem âşıktan hem mâşuktan. Edep ister. Yakınlık yani kurbiyet ister. Kurb’an olmayı ister; benliklerden. Kendi benliğinin merkezine birisini almak değil. Kendi benliğini kurban etmek. Orada merkezinde Allah vardır. Allah için de sever sevilirsin ve insanca davranır, insanca yaşarsın.  Aşk arayı soğutmaya gelmez. Birinci öncelik olur. Aşk ayrıca batan şeylere de olmaz. Yarı yolda bırakan. Gelip geçen. Geçici. O Mesnevi’de geçen devenin aşkıdır. Mecnun’un aşkı değil.  Aşk’ta hesap kitap olmaz. Bir a...

İyiliğe Felsefi Bir Eğiliş

"Mademki kötü şeyler buradadır ve bir zorunluluk olarak bu bölgeyi dolanırlar,  Mademki ruh da kötü şeylerden kaçmak ister,  Buradan kaçmalı.  Peki,  Nedir bu kaçış?”  Plotinos, Dokuzluklar  İyi insan azdır. Hak ile hak olan az. Hakkı hukuku gözeten az. Her şeyin hukukuna riayet eden az. Bu yazı, insanın en asli ihtiyaçlarından birisi olan topluluk olma ile hakikat arasında büyük bir yarık açma derdinde. Sadece bir nüans üzerinde durabilmek adına. Yoksa bu yemek yemeğe karşı gelmek kadar absürt bir tavır olurdu. Yoksa zaten gruplaşmayan / yardımlaşmayan insanın hayatta kalamayacağı malumdur.  Topluluk çıkarı gözeten bir oluşuma dahil olmak iyiliğe değil, o grubun ortak çıkarının iyiliğine dahil olmak demektir. Oraya hizmet etmek demektir. Grubun bir davası olur. O dava da tüm insanlığın iyiliğine hizmet eder; kendi iddiasınca. Her grubun da bakış açısı ve vurgusu farklı olduğu için birinin gördüğü iyiliği diğeri göremez ve bu farklılıklar da zıtlıklara...

Eflatun Umutlar

İYİCE topraklandım. Dengelenmek kolay değil. İncitmeden, yaralanmadan. Aklım bir karış dallarımdaymış. Meğer toprağa bakmam gerekiyormuş. Teması hiç yitirmediğime. Yağmuru toplayıp beni besleyene. Bir perde kalktı sanki, gözlüklerimi çıkardığımdan beri. Eflatun umutlara döndü her bir acı. Topraklanıyorum artık, dallara kaçmadan. Şefkatle kucaklıyor, kucaklanıyorum Doğa Ana’ya bağlanarak. Besliyor beni kaçtığım, bağ kurdukça. Halbuki hep kendimi sakınır, gizli tutardım. Sır olurdum. Hiçbir faydası olmadı. Dallar kuruyup gitti. Meğer işin aslı temastaymış. Ama kırmadan, ama dökmeden. Doğa Ana’ya evlat olmakmış. İlişkideymiş. İletişimde. Yüzleşmede. Doğa Ana da gizlendi durdu, ben topraktan ve ondan gizlendikçe; sırf acıdan kaçacağım diye. Dallarım bana yüzlerini astı, öldürdükçe eflatun umutları. Hep beraber kuruduk, ne zaman dallara yöneldimse. Ve en sonunda, başka çare göremedim yönelmekten başka, toprağa. Belli oldu artık, yolum bu. Beslenmek için köklenmek, köklenmek için de her bir ...

Oda Felsefesi

BİR insan vardır. Kendisine oda inşa eden. Tabanı soğuk betondan. Yorgunken oraya gider. Kapıyı arkasından kapar. Soğuk, terliklerinden geçer. Ayaklarına iyice işler. Bu insan yol yorgunudur. Bu odanın bir sebebi vardır. Öyle bir noktadır ki burası. İnsan bazen bu odaya gelir. Soğuk betonu hisseder. Biraz durur. Karanlık bir oda. Gözlerini kapar. Üşür. Üşüdükçe bazı imgeler gelir. İmgeler geldikçe anlar. Neden bu odayı yaptığını. Hayır, meditasyon odası değil burası. İbadet odası değil.  Burası belli bir noktadaki insanın odası. Ancak o inşa eder burayı. Taban buz gibidir. Soğuktur. Tam odanın ortasında durur. İmgeler gelene dek. Geldiği an iş bitmiştir. Odadan çıkar. İşine devam eder. Neyle meşgulse. Bu odaya yorgunken girer. İmgeleri unutturan bir yorgunluk. İmgeleri unutturan bir umutsuzluk. Öyle ısınır ki soğuğa ihtiyacı olur. Bu, o insanı dinç tutar. Tekrar yoluna döner. O tek yoluna. Maruz kaldığı yola. Zorunda kaldığı.  Odaya pencere yapmamıştır. Çukur da. Hatta ve hatt...

Hölderlin'i Özlüyorum

HÖLDERLİN'İ anmak istiyorum bugün. Birçok Alman filozofun etkilendiği o büyük şairi. Bir gün çıldırdı. Her şey normal giderken, günler gayet doğal bir şekilde akarken, o da ders vermeye devam ederken. Bir gün. Bildiğimiz tanıdığımız anlamda çıldırmaktan çok daha ciddi bir şekilde çıldırdı. O andan itibaren yayan yürümeye başladı. Şehirleri yürüyerek geçti. Annesinin evine doğru. Tanıkların anlatımına göre görüntüsü hiç de eskisi gibi bir ciddi profesör görünümünde değildi. En çılgın delilik görünümünde, agresif, boş bakışlı ve üstü başı dağınık.  O andan itibaren onlarca yılını bir deli olarak geçirir. Bir nehrin yanına inşa edilmiş olan evde, başında nöbetçi ile onlarca yıl. Büyük bir şairdir. Sürüyle ziyaretçisi gelir. O da insanlara piyano çalar. Konuşmaları anlaşılmazdır. Saatlerce bahçede çalı çırpı ile vakit geçirir ve boş bir şekilde yürüyüşler yapar. Günleri böyle sakince geçer. Yalnız bir şeyi elinden hiç bırakmaz. Kendi yazdığı Hyperion kitabını.  Hölderlin çıldırdık...

Telve ve Kar (öykü)

YOSUN tutmuş rayları seyrettim. Her an içimde bir şeyler koptu sanki. Pencereye başımı yaslayıp yaslamama tereddütleri içinde. O başka bir yolun raylarıyla, uzun uzun yan yana birbirimize eşlik ettiğimiz. Ardımda bıraksam da hala bana eşlik edip kendini gösteren o yosunları kurumuş raylar. Denizden gelen esintiler, çocuk cıvıltıları ve bir tren yolculuğu.  Bir saat boyunca kendi sınırını çizmek, kendini korumak ve hayır diyebilmek üzerine arkadaşımın düşüncelerini dinledim. Anlattıklarını tam olarak açarak ona eşlik edemediğim için sessizleştik. Bu ona bir hayır demek miydi bilemiyorum. Gözüm yosun tutmuş raylardaydı; “hayır” dediğim geride kalmış mazimde. Yine bana eşlik ediyordu. Bana değmeden. Elbette saçma olurdu yol boyu yan yana gitmek. O zaman bu rayların anlamı ne olurdu ki? Elbet o raylar bizden uzaklaşacak, açılacak ve kaybolup gidecekti kendi yönüne doğru ama inatla hala kendini göstermekteydi.  Biz ise kendi raylarımızın yönünde yol alıyorduk. Arkadaşım Ahmet ile. ...