Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Halka küpeler

KÜÇÜK bir kutuya benzer siyah deri çantasına sımsıkı tutunmuş koltuğunun önündeki cama yansıyan gözlerden sürekli kaçarak sağına ve soluna bakıyordu içe doğru büzüşmüş bir surat ifadesiyle 47 yaşındaki Ayça. Otobüs hayli hızlı gidiyordu. Tümseklere dikkat etmiyor. Fazla gıcırdıyor. Camlar sanki patladı patlayacak gibi hassas ve titrek. Şoför görünmüyor. Ayça orta kapının arkasına oturmuş. Koltuklar yarı yarıya dolmuş. Ayakta yolcu yok. Ara ara çantasını açıp bakıyor. Kaç sigara kalmış sayıyor. İndikten sonra sigara alsam mı almasam mı? Yeter herhalde. Dışarı bakıyor, duvarlarda film afişleri var. Akşam hava kararsın da en sevdiğim aktör Fransız Gerard Depardieu'dan bir film açarım diye düşünüyor. Akşam ışıkları da kapatınca salonunu sinemaya çeviriyor adeta. 5 tane de kedi bekliyor Ayça'yı evde. Bugünlük en yakın arkadaşı Meltem'e yaptığı misafirlik bu kadar yeter. Kahvaltı etmişler. Ne güzel etmişler. Ayça'nın en sevdiği şey kahvaltı buluşmaları. Kahvaltı buluşmasının ...

Sararmış Beyaz Cübbeler

House That Jack Built filmindeki seri katil bir ev inşa ediyordu. Depresyon ve sonra çöküş ile başlayan sürecin dibini kazıyordu. Yani insanlıktan çıkma. Çıkan insanlığına yeni bir alan açmanın sembolik anlatımı olarak düşünüyorum o evi. Ulaştığı yeni şuur ile yapıp ettiklerinin, yani ördüğü duvarların meydana çıkardığı mekân.  Mekân yeni kurduğu benliğinin merkez alanını gösteriyor. Yaşadığı, yaşattığı yeni çocuk. Bu bir seri katil. Edindiği rutin, süreklilik, bağlam, edindiği hikâye ile hayatı okuması bambaşka bir yörüngede artık. Rutini ile kendini çürütmeye, yok etmeye çalışırken insanları da ve sosyal düzeni de toptan yok etmeye yönelik.  İnsanın yolculuğunun bir dikey yolculuğu vardır, bir de yatay. Yukarıya doğru olan adımlar sıfır noktasından itibaren derece diye tanımlanır, sıfırdan aşağı olanlar ise eski Türkçe'de dereke diye tanımlanır. Yatay gelişim ise entelektüel alana girer. Dikey gelişimde o entelektüel donanımla yukarıdan bakma, genel bir perspektiften her şey...

Kusurlu kehanet

ODASINDAN çıkmıyordu. Boğuluyordu. Nefes almaktan başka çaresi de yoktu. Ama dışarıdan da vazgeçmişti. Odada nefes almanın yolunu arıyordu Turgut. Bunun yolunu yazmakta buldu ve durmadan yazmaya başladı. O sessizlikte ve oksijensizlikte yazarak kendine bir dünya açtı. Yeni bir dünyada var oldukça sakinleşti ve nefeslendi. Yazmaktan başka çaresi yoktu. Ne yazacağını da bilmiyordu ama yazdıkça bilmediği bir dünyanın kendisine açılmakta olduğunu görüyordu. Sanki bir mesaj alır gibi yazdıkça bilmediklerini öğreniyordu. Başta bu yazma eylemi rahatlatıcı bir eylemdi. Psikolojikman rahatlamalıydı ama sonra işler garipleşti. Gayri ihtiyari bir şekilde aklına bir şey geliyor ve yazıyordu. Mesela, Harun arkamdan iş çeviriyor. Onun tuttuğu müteahhite güvenilmez yazıyordu. Yazdıktan sonra bir gün içinde de yazdıkları sanki ilahi bir el tarafından teyit ediliyordu. Pelin bugün de alışverişe değil başka bir yere gitti kesin yazıyordu ve Pelin'in ağzından dil sürçmesi olarak bile olsa yazdıkların...

Öyküsüz Selçuk Baran

BİN bir parçayım. Dağılmış. Oradayım ve burada. Her yerde. Bin bir parça. Savrulmuş. İki büyük el geliyor su alır gibi alıyor ve dökmeden tutuyor beni. Dökülüyorum ama. Bin bir parçaya. Islatıyorum etrafı. Siliyorlar beni bezle. Şimdi bezdeyim. Islak bezi kokutuyorum. Sıkıyorlar beni. Akıyorum. Gidiyorum. Sabit duramıyorum. Hiçbir olan şeyi de açıklayamıyorum. Bir sahibim var, inanıyorum ama onca olan şey arasında da onu bile çok unutuyorum, değil sadece kendimi ve etrafımı. Sonra geliyor iki el bir yere savrulmuş olan kalbimi alıp geri takıyor göğsüme, karaciğerimi, akciğerimi, elimi, kolumu, bacağımı alıp beni bir güzel toparlıyor yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden ve yeniden. Akıyorum ama. Dağılıyorum. Kayıyorum. Selçuk Baran mıyım neyim? Üstelik öykülerim de yok. Öyküleri olmayan bir Selçuk Baran. Ne olup bitiyor acaba? Biri bana açıklayabilir mi? Ey bulutlar! Biraz açılın. Allah'ı göreyim. Bin bir parçayım çünkü. Dağılmış. Orada ve burada. Her yerde. Savrulmuş ve iki el ...

Aşamayacağını Bildiği

OTURDUĞU yere büzüşmüştü. Duvara yaslanmış, içinden geçebilmenin yolunu arıyordu sanki. Ne bir girişim ne bir bakış, meydana doğru yeltenemiyordu. Dalga geçmeler uçuşuyordu. Belki bir el savruluyordu başına çarpan. Hakaret. Aşağılama. Saflığı, çocuksuluğu bir ezilme nedeniydi. Bir türlü kaya gibi de olamıyordu. Oluyordu ama hareketsiz bir kaya. Katılaşıyordu, işlevsizleşiyordu. İşlevi içe doğru büzüşmekti. İçine kapanıyordu. Bunu benimsiyor, oluyordu. Bir karakter oluşuyordu.  Düşünemiyor, düşleri hep kaçış yoluna akıyordu. Zihni büzüşmüştü. Hayallere uçuyor, satırlara dalıyordu. Yazı kurtulduğu bir dünya idi. Dünya ile başa çıkamıyordu çünkü. Yıllar sonra bir şeyleri aşmıştı ama hala yetersizdi. Düşe kalka yaşadı. Yine geldi arafa. Bekliyordu, bakıyordu. Büzüştüğü ortam yoktu yıllarca ama hep orada yaşadı mekanlar değişse de. Çocukluğunda kaldı. Evreni farklıydı. Şimdi yine düşündü. Tekrar değişmeye çalışmalı mı yoksa olduğu kadar deyip yine hayallere mi dalmalı?   Hayat...

Zaman Sayıklamaları

BELKİ de bütün mevzu sadece zaman geçirmekte. Zaman nasıl geçer? Öyle ya da böyle zaman geçmez. Zaman bir türlü geçmez. Ümüğünden tutar ve adamı boğar. Zaman teselliyle geçer. Zaman idare ederek geçer. Ancak çok mutluysan zaman eriyemeye başlar. Zaman diye bir şey kalmaz. Mutlu değilsen zaman geçmez bir türlü. Teselliler bulmak lazım. Bir şey yapmam lazım ki mutluluğa ulaşayım ve zamanı o şekilde geçireyim. Bir şey yapma isteğim yok çünkü yakın zamanda bir şeyler yaparak yine bir şeylerin düzeleceğine dair inancım yok. İmanım var mı Allah'a? Var. Bu başka bir şey. Belki Allah yakın zamanda bir şeylerin benim için düzelmesini arzu etmiyor. Kader böyle belki de. O zaman yapacak bir şey yok. Sadece iyi bir teselliye ihtiyaç var. Salamazsın da kendini. Çünkü yaşamak, nefes almak, huzurlu olmak istiyorum. İsyanın artı yönünü hiç görmedim. Yakın zamanda bir şeyler düzelecekmiş gibi hissetmeye çalışmak da her zaman mümkün olmuyor. Bu mümkün olsa zaten huzur içinde yaşar giderim. Adım atma...

Mahkûm özgürlüğü

DÜZENLİ döngülerle birbirini kovalayan iniş ve çıkışlar silsilesi içinde yaşıyor gibi hissediyorum. Bir yer ile bağım artıyor ve çıkış yaşanıyor, bir yer ile bağım azalıyor ve iniş. Çıkarken de inerken de ne ile karşılaşıyorsam yine aynı şeylerle karşılaşıyorum sanki. Değişen bir şey yok gibi. Tek değişen bir önceki benden farklı bir ben, bir önceki demden farklı bir dem, bir önceki andan farklı bir an ile bakış sahibi olmak.  Bu döngüden kendimi alamıyorum. İniş ve çıkış döngüsü. Birbiri ardına gelen, birbirini takip eden, kendini takip eden bir işleyiş. Kendinde bir varlık. Hayatiyet. Bu bana temas ediyor. Ben içinden geçiyorum. Bu benim içimden geçiyor. Kendimi bundan almam mümkün değil çünkü yaşamın işleyişi bu şekilde görünüyor bana. Kendimi bundan alamıyorum. Her iniş ve her çıkış kendini dikte ediyor. İnme gelince inmemen, çıkma geldiğinde de çıkmaman mümkün değil. Senin iraden dışında bir işleyiş bu. O zaman yapacak tek bir şey kalıyor; bu oluşa teslim olmak. Madem oluyor, ...

Judit konuştuğunda

Sándor Márai’nin İşin Aslı, Judit ve Sonrası adlı romanını okudum. Roman üç farklı ağızdan monolog şeklinde anlatılıyor. Birinci bölümde Ilona anlatır, Peter’ın karısı. İkinci bölümde Peter anlatır, Ilona’nın kocası. Ve asıl üçüncü bölümde Judit anlatmaya başlar, zaten orada allak bullak olursunuz. Romanın bütün espirisi de bu üç ayrı anlatımlı yöntemin tercih edilmesindedir.  Sándor Márai gerçekliğin ilişkilerde ne kadar da öznel olduğunu yüzümüze çarpar. Bu kadar da olmaz dedirtir. Bakış açılarının farkı, zanların farkı, yorumlamaların farkı, olayları görüş şekli o kadar farklıdır ki “insanlar bu kadar mı ortak nokta’sız olabilir” dedirtir insana. Ilona eski kocasına hala âşıktır ama onun eski hizmetçisi ve yeni eşi olan Judit’e âşık olduğunu bilir. Peter gerçekten de Judit’e âşıktır.  Judit ise Peter’a çok derinden ve anlamlı bir şekilde bağlı mıdır -ki burası tarifsiz, ifade edilemez, derin gizemlerle muğlak görünür- ya da Peter’ı tamamen eski geldiği yerden kurtulmak için...

Yazarak Düşünmek Nasıl Olur?

KARŞINDAKİ bir insan nasıl sana konuştuğu zaman sen de onu odaklanmış bir şekilde dinlersin, işte yazı yazmak da bunun gibidir. Çok iyi dinleyiciler vardır. Öyle can kulağıyla dinlerler ki senin de konuştukça konuşasın gelir, durmadan anlatırsın. Hatta bazıları sussalar da senin konuşmana yön verirler. Sen şelale gibi akarken ne yöne akacağını minik rötuşlarla ayarlarlar. Sen o akış esnasında fark etmezsin bile. Sen şevkle istediğin konuları anlattığını düşünürsün. Hararetle anlatırken konulara kendini kaptırdığından dolayı o kaptırmada aslında konuların duygularının fanusunun içine girersin. Bir dış izleyici ve dinleyici olan karşındaki kişi de olaylara o fanusun dışından daha net bakabilir.  Tek başına bir masaya oturup yazı yazmak da bu karşılıklı iletişim biçimine benzer. Yazı yazarken zihin bir akış halindedir. Harıl harıl akar. O esnada da eller çalışır. Kalem ya da klavyeyi kullanarak. Yazıya döker. Orada saf ve ham duygular vardır. Duygular hissettiği yerde zihinden geçen f...

Sessizlik Kükrüyor

ESKİDEN tanıdığım insanları düşünüyorum tek tek. Hayatıma girmiş ve çıkmış olan. Onlar ve ben, herkes, kendi tecrübesinden geçmiş ve eski yerlerine dönemeyecekleri bir şekilde mevcut konumlarına sığınmış, sıkışmış ve tıkışmış bir vaziyette yaşıyor.  Kiminin içi ferah. Ortada bir sıkıntı yok. Kimi de adeta gömülüyor olduğu yere.  Olması gereken her şey olmuş ve bitmesi gerekenler de bitmiş.  Arkamda bıraktıklarıma bakıyorum. Dünyalar nasıl da değişmiş. Herkes kendi dünyasında. Herkesin dünyası çok farklı. Herkes kendi yörüngesinde, yönünde, yolunda. Bunca denk gelişlerden sonra şimdi bakıyorum ve nasıl da hiçbiriyle alakamın kalmadığını görüyorum.  Sandor Marai’nin Csutora –Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikâyesi- romanından bana kalan mesaj... Pozitif ya da negatif anlamda çabalama bitince ve içten gelen bir sessizliğe geçince artık bitirmeye karar vermiyorsun, bu zaten bittiğinin işareti oluyor. Vaktinin büyük aşklarının ölümü işte bu sessizlikte gerçekleşiyor.  Bir şe...

Rüzgâra Tutunmak

YOLDAKİ sarsılmalarım hep ümitsizlikte dip yapışlarımla başlamıştır. Aslında bu mücadele hep sürüyor ancak bazen bir şey oluyor, bir şey düşünüyorsun ve oradan çıkamıyorsun. O seni düşüren düşe inanıyorsun. Şunu anlamam gerekiyor. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Artık öyle bir anlayışa ve bilgi birikimine gelmem gerekiyor ki bunu düşünerek, inanarak, okuyarak, yazarak, kendi kendime anlayayım ve hayat ritmimi bir dengeye oturtayım. Bu meşgalem merkezde kalmalı. Nitekim hayatımın iyi zamanları bunu başardığım zamanlar. Kötü zamanları ise bu meşgaleden vazgeçtiğim zamanlar. Öyle zamanlarda beni daha yalnız hissettirecek insanlar arıyorum, buluyorum ve sarıyorum. Hâlbuki beni daha yalnız hissettiren insanlar uğruna sıradan yalnızlığımı terk etmeme değmez çünkü sonunda hep pişman oluyorum. Sıradan yalnızlığımda bir ömür nitelikli meşgalelerle uğraşarak yaşayabilirim ama beni daha yalnız hissettiren insanlara bağlanarak yaşayamam, yaşayamıyorum; hep evsiz barksız yurtsuz yerlere çıkıyor bu ...