Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Camii (öykücük)

LA Messe de L’Athée öyküsünü yazan Honoré de Balzac’a minnetle...  Geziniyorum. Uçsuz bucaksız bir yer. Çöl desen değil. Yol desen yok. Belli belirsiz. Varla yok arası. Var hadi var. Yol var. Çöl de. Yerleşim yok ama. Eminim. Kesin. Bir camiye denk geliyorum. Ufacık. Bir dairecik. Üzerine de bir çatı bırakmışlar. Kapısı da var. Hayret. İçeriye bakıyorum. İki üç kişi görünüyor.  Nasıl gelmişler, nereden gelmişler anlamıyorum. Şaşıyorum. Ortalarda araba da yok. Camiye yaslanmış bir bisiklet de. Camii ve bu insanlar olmasa hepten şüphe edeceğim kendimden de. Bir şekilde buraya gelmişler ama. Demek ki yaşam dört bir yandan onları öyle bir kuşatmış ki Allah’ı burada bulmayı ummuşlar. Yaşamın olmadığı bu yerde.  İmamı görüyorum. Geliyor. Namaz başlıyor. Ben de duruyorum. Bizi kuşatan dünyadan Allah’a sığınmaya çalışıyoruz. O sessizlikte. Ayakta beklerken. Namaz hareketlerini yaparken. Düşüncelerimizin arasında. İçimizde. Kalbimizde bir yerlerde. O’nu arıyoruz. Kuşatılmışlıklard...

Rana ve Galaksisi (öykü)

KİBRİT kutusundan bir ev. Uzay boşluğunda. Süzülüyor. Etrafında yıldızlar. Evin etrafını turluyor. Bu sonsuzluk atmosferinde ses yok seda yok. Çok tiz bir keman solosu var sadece. Bazı yıldızlar hızlı, bazıları yavaş. Kimin nereden geldiği, nereye gittiği belli değil. Sonsuzluktan gelip, farklı açılardan, sonsuzluğa süzülüyor her şey. Kibrit kutusu evin, dikkat "gibi" değil, ev kibrit kutusundan yapılma, bir penceresi var. Pencerenin önünde bir kedi. Etrafı izliyor. Adı Nevra. Küçük kafası hiç sabit durmuyor. Etraf hareket halinde. Yıldızlar, gezegenler, galaksiler. Atmosfer çok berrak. Çok uzaktaki gezegenler bile görünüyor. Dev bir uzay akvaryumu. Etrafta balıklar yüzüyor. Balıktan yapılma gezegenler, "gibi" değil, balıktan. Nevra'nın karnı aç. Balıklar fazla büyük. Ev küçük. Arada pencere. Bir de evin ancak içinde nefes alınabiliyor. Uzayda kedi nefes alabilemez ki. Bu yüzden Nevra balık yiyemiyor. Annesinin başına da gidemiyor. Balıklara takıldı gözleri. Yok...

İdil Günlük )niş-şiir(

İncecik defterime 4 kısa cümle yazdım. Üzerine de 63 sayfalık Japon klasiğimi bıraktım. Osamu Dazai yazmış. Adı Meteliksiz Öğrenci. Tanrı sayısız şans verse herhalde yine sayısız kez intihar edecekmiş Osamu Dazai. Az önce bir piyano dinletisi buldum. Şu anımı kurtardı. Butik, niş, ufak, tefek... Seviyorum bu sözcükleri. Özgün, narin, kırılgan. Her şeye rağmen de tanrının verdiği şansı bulmuş olan. Yani zayıf değil. Bu sözcükler bana zarafet ile birlikte gücü çağrıştırıyor. Butik bir yerin ihtişamı olur mu? Peki zinciri? Hayır. Estetik olur. Şık. Az, öz. Ufak ve kısa. Renkleri göz doyurur. Bir tasarım barındırır. Yapay olmayan. Zevk işi olduğu bellidir. Adanmışlık vardır. Bir kaynağa tutunur. Kendine. Dazai nehrin kenarında yürür. Suya bakar. Eve gidesi yoktur. Evde yapacağı bir şey yok. Dışarıda da gidecek bir yeri yoktur. Öylesine boşlukta yürür. Yapraklar ona eşlik eder. Derken yaprakları takip ederken bulur kendini. Nehrin yanında öylece yürür. Ne ilginç. Ben yaşıyorum. O ölmüş. Bir...

(2) Rüzgâra Tutunmak (İlk yazının "Duru Sancı" adlı İkinci-Yeni formundaki şiir versiyonu)

DURU SANCI O her bir dip yapışlar ümitsizlikteki sarsılmalarla gelen yoldaki. Bir şey düşünmekle gelen bazen, bir şey oluşlar ve çıkamayışlar oradan, hem sürerken mücadelen. İnandığında o düşüren düşe seni. Gerekiyor anlamam ve fakat. Şunu. Hiçbir şey olmak zorunda değil. Ve yine değil; midir ki merkezinde her şey. Gitsin bırak, ver iznini. Akışa doğru. Ki değil midir nitekim akışına bırakmanın manası, o kabullenme yetini bulandırana izin vermemek ta en başta. Bulandıktan sonra kim kabullenecek? Gelmeli artık anlayışa, ki öylesine ki su berrak, bulandıran kum sakin, balıklar parlak. Neden bu sancılar? Isırmalar? Piranalar? Niye ki? Değil mi ki bu kanatan dişler bir zamanlar dudaklara gizlenerek onları öpücüğe iterdi insanı mest eden? Tiyatro sahnesindeki o sahici oynayan oyuncu ağladı ve belki de inandırdı bir süreliğine diğer oyuncuları da sanki sonunda üzerlerine kırmızı perde inmeyecekmişçesine. İndi perde, dağıldı oyuncular, kaldı sahnede o yaşlar, öldü oyuncu, doğdu çiçekler bulan...

(3) Köşeyi Tutmak

İNSANLAR işe yarar bilgi istiyor. Hayatlarını olumlu yönde değiştirecek bilgiyi. Karanlık şeylerle uğraşmaya kimsenin vakti yok. Hali hiç yok. Hayat bir koşuşturmaca. İş güç ekmek kavgası yüksek tondan devam ediyor. İnsanların ayakta kalmaya ihtiyacı var. Kimsenin zamanı yok. Çoğunluk kadınlar olmak üzere en azından okuyan bir kesim de yok değil. Türk insanı hiç mi hiç okumuyor değil. Sadece azınlık. Biz göçmen gibiyiz bu ülkede biraz da. Karanlık şeylerle uğraşanlar genelde o karanlıkta olanlar. Psikolojik anlamda söylüyorum. Depresif modda olan birisine bazen depresif bir film, müzik ya da yazı iyi gelebiliyor. Modu daha iyi olan birisini bu tarz şeyler kesinlikle düşürür elbet. Ama modu aşağıda olan birisi, bir de durağan bir devrindeyse yani çıkış yapacak hali yoksa o zaman bu tarz meşguliyetler ona yalnız olmadığı hissini verir. Kendi o anki duygularına hitap eden bir yazıya, müziğe, filme denk geldiğinde, yani tanıdık ve içindeki duygularını barındıran bir notayla, sesle biraz ta...

Adalar ve Sufiler (Ada Gazetesi)

İKİ sevdiğim mevzu. İnsan sevdiklerini, ilgilendiklerini, merak ettiklerini bir arada görünce daha mutlu oluyor. Aralarında nasıl bir sinerji oluşacak görmek istiyor. Ve tabii biraz da aile ortamında gibi hissediyor. Senden olanların bir araya gelmesi ve senin de orada bulunmanla bir güven halesi içinde bulunmak. Güzel bir şey bu. Şahsen bu yazı bir araştırmadan çok araştırmaya vesile olur mu diye bir fırsat yaratma girişimi. Bu vesileyle belki bu konuda yeni bilgilere ulaşırım umudu. Şimdilik ulaşabildiğim bilgilere göre adalara Sufi temâsı olarak aklıma ilk gelen örnek Büyükada'lı Şair Hüseyin Siret Bey'in hâtırası. Şairimizle, tasavvufun Halveti Cerrahî ekolünden postnişin olan Fahrettin Şevkî Efendi'nin Büyükada'da gerçekleştirdikleri yürüyüşler ve sohbetler. Hüseyin Bey şiirde realizm akımına mensup olarak şiirlerinde sadece doğada gördüğü şeyleri yazmayı kendine şiar edinmiş bir isim. Mezarı şu anda Beşiktaş'ta Yahya Efendi Dergahında bulunmaktadır. Bir gün Bü...

Manifesto

PROLOGUE. Kelimelerim benim yegâne keskin kılıcım olacak, tüm engellerimi aştığım. Ben artık, intihar ediyorum bu hayattan. Artık yaşamayacağım. Yaşamım sadece sözcükler denizinde yüzmek olacak ve alabildiğine de su yutacağım kelimelerden oluşan. Yuttukça kusacak, kustukça yine boş bırakmayacağım o mideyi. Kulaçlarım kollarımla olmayacak. Kollarımı kesip attım, onların yerine kılıçlar taktım kalemlerden yapılma. Her bir kulacım yazı olacak engelleri aştığım ve her bir dalga, paragraf paragraf yol aldığım olacak üzerine binip vasıta kıldığım ve aşacağım da; tıpkı ilhamımı aldığım o Balzac'ın bastonu gibi ki orada tüm engelleri kırarım yazılmıştır.

Mistik Kedim Toprak'ın Anısına (15 Kasım 2011 - 31 Temmuz 2023)

ODAMDA otururken kapıma geldi. Bedeni çok yorgundu. Taşıyamıyordu artık. Yerde sürünerek yürüyebiliyordu. Kapımın tam eşiğinde durdu ve başını yan yatırarak yere uzandı. Uzun uzun bana baktı. Bu bir vedalaşmaydı. Son bir bakışma. Banyoda klozetin kenarında saklanarak yatıyordu. Nefes alıp vermekte çok zorlanıyordu. Hiç hali yoktu. Vaziyetini göstermemek için kenarlara girip saklanıyordu. Son bakışmamız olduğunu bilmiyordum ama çok anlamlı bakmıştı. Meğer mutfağa gidecekmiş ve öncesinde gelip benim odama fazladan adımlayarak bana veda etmek istemiş çünkü her bir adımı artık onun için ızdıraptı. Gözleri parlıyordu, biraz da nemliydi. Sonra kalktı ve ağır adımlarla sürünerek mutfağa gitti. Yere uzandı. Bundan tam on iki yıl önce Çiftehavuzlar'ın Yeşil Bahar Sokağı'nda otururken, kış mevsiminin en soğuk günlerindeyken bir yavru kedinin miyavlama sesleri gelmeye başlamıştı. Çok tiz bir ses. Bir yakarış gibi ama sesin nereden geldiği belli değil. Evin ön balkonundan, arka pencerelerd...

Performans Sanatçılığı: Hayatın Absürt Tiyatrosu

PERFORMANS sanatçılığı üzerine yazıp düşünmeyi deneyeceğim şimdi. Performans sanatçılığı nedir ve bana ne çağrıştırıyor, konu bu. Öncelikle, performans sanatçılığı ile komedyenlik arasındaki fark belirsizlik, muğlaklıktır. Komedyen sahneye çıkar, performansını gösterir, performans biter ve seyirci bu performansın bittiğini görür. Yani performans ile gerçeklik arasındaki farkı sanatçı üzerinde görür. Sanatçı bunu belirtir. Son espirisini yapar, alkışı alır, rolden çıkar ve eğilerek seyirciyi selamlar. Bu kadar. Performans sanatçısında ise sahnede ve sahne dışında belirsizlik vardır. Kurgu ile gerçeklik arasındaki bulanıklık seyircinin aklını karıştırır. Sanatçı rolden çıkmaz, rol olur. O rolün kaçmaması için bile seyirci yokken dahi o roldedir, zihni oradadır. Metot oyunculuğu buraya daha yakındır. Heath Ledger'ın 1 ay boyunca The Dark Knight (2008) filmi için Londra'daki bir otel odasına kapanıp Joker rolüne hazırlanması gibi. Role girmek için o karakterin hayatına güçlü bir yo...

Sanatta hakikat var mıdır?

HEP balıklama atladım başkalarının denizine. Çünkü insan gibi değil de bir balık gibi hissettim belki de. Sanki açık havada boğuluyormuşum gibi. Yerimde duramadım. Sürekli deniz kenarlarında gezinip dalış imkânları aradım. Halbuki hep biliyordum. Durumun farkındaydım da ama işte bile bile yapıyor insan bazı şeyleri. Aslında denizin dibinde nefes alamıyordum. İnsan bir kere kendini balık sanmayagörsün. Ne olduğunu reddedip de gerisingeriye dönen ve yutulup balığın karnında gezinen Yunus gibi. Olayın farkına varıp ne olduğunu anladığı zaman tekrar o balığın karnından çıkıp yoluna devam etmişti. Dikey olarak yani insan olarak o erdemler merdivenini çıkması, devam etmesi gerekirken o geri dönerek balığın karnında yatay deniz sahasında dolanıp durmuştu.  Yön kaybolunca insan hiç hissediyor ve insan olduğunu bile unutup insan gibi nefes almayı unutuyor. Başkasının denizine ve başkasının karnına düşüyor. Bir başkasında yaşıyor. Empatinin değil sempatinin olduğu bir yaşantı. Sempati de öyl...

Bir İkonanın Çağrıştırdıkları

BİR İKONA –Azize Katerina Manastırı’nın 12.yüzyıldan kalma “İlahi Yükseliş Merdiveni” (The Ladder of Divine Ascent) ikonası- üzerine yazı yazmayı -tabii bende çağrıştırdıkları kadarıyla- denemeye girişeceğim. Bu nedir ne değildir gibi. Yalnız burada “devam etmek” nedir, “çıkış” nedir onu bulmalı. Ezbere bir –mecra- söylemi ile zaten işim yok, o benim işim değil. Ancak o merdiven önemli. Ben neredeysem oradan yazacağım mecbur ve kendi halimi yazacağım, inandıklarımı yazamam ki ya da şöyle yaparsak böyle olur diyemem ki, artık olmuş olan üzerine ve şu anda merdivene tutunmaya çalışma hali üzerine yazabilirim.  Her tanıştığım insanda bir renk tonu var ve o ton ile tonlandığım zaman karşılıklı bir irtibat gerçekleşiyor. Rengine boyanma hali. Bir de bu renkten kesilme durumu var. Merdiven çıkışında tırmandıkça etraftan kesilme gerçekleşir. Bir zavallılıktan bahsetmek istiyorum. Tutku, aşk, hak kıvılcımını harlayamamanın getirdiği sönmüş ruh halleri ile, renk tonları ile kafa kafaya veri...

Bir Şair'in En Çok Şair Olduğu An -UN POETA filmi üzerine-

UN POETA yani 2025 yapımı Bir Şair filmi Kolombiyalı yönetmen Simón Mesa Soto'nun filmdeki başrol Oscar üzerinden korkularını döküp bir katarsis yaşadığı filmdir. Oldukça kişisel bir film. Duygu yoğunluğunun bu kadar güçlü olduğu filmlerin ya da kitapların eser sahiplerini hep merak etmişimdir. Bu kadar güçlü duygularla girişilen yapıtlarda öncelik başarı kaygısından ziyade artık en dürüst duyguların bir şekilde ifade edilmeye karar verilmesidir. Sonuç ne olursa olsun. Eser ortaya çıktıktan sonra artık başarı beklentisi olsa da.  Bu tür bir eserde de muhakkak eser sahibinin özel hayatından çıkan çıkmazlar ve samimi çığlıklar vardır. Eser sahibi de sanat eserinde üstü örtük bir şekilde tüm sırlarını ortaya koyar. Bütün sanatçılar çıplaktır çünkü bir sanatçının sanatçı olabilmesi için ortaya bir sanat eseri koyması lazım gelir, ortaya bir sanat eseri koyduğu andan itibaren de sanatçı çırılçıplak soyunmuş ve herkese tüm vücudunu sergilemeye başlamıştır tüm ayrıntılarıyla. Sanatçılık k...

Bu Kız Bana Benzemiyor (öykü)

BU kız kesinlikle bana benzemiyor. Şule'ye evet biraz benziyor, çok hafif andırıyor gibi. Ama bana dair hiçbir şey yok. Hatta benim babam ve anneme dair de. Ne burun ne göz ne kaş. Hayır hayır hiç benzemiyor diyorum Sibel Hanım, anlamıyorsunuz. Alakası yok. Evet. Doğru. Ha Şule için öyle. Şule'nin çene yapısı en çok. Evet. Çeneye bakınca annesinin kızı diyebiliyorum. Hayır, o çene değil, şu yanları, yüz yapısını şekillendiren kenarları. Evet. Sivri tarafı değil.  Sibel hanım, su var mıydı burada? Tamam, bekliyorum. Burası biraz sıcak oldu. Durun durun ben hallediyorum. Evet. Ne diyordum. Bakın, Nil benim kızım demeye bin şahit ister. Her yıl kız gelişim çağındadır dedim ve bekledim. Ama yok. Hatta çocukken, yok çocukken de benzemiyordu. Yani belki bebekken beni andırıyordu ama. Neyse. Teşekkür ederim. Su soğuk değil di mi? Tamam. Sağ olun beyefendi.  Sibel Hanım ben ciddi anlamda şüpheleniyorum. Ya bu kadar olmaz! Sorun yok, iyiyim. Haberlerde hep duyuyoruz da acaba bizim de m...

(2) Köşeyi Tutmak

KÖŞENDE durmak, kurduğun tezgâha sahip çıkmak neden önemli çünkü sen tezgâhta durdukça o da seni tutar. Sen tutuldukça olmadık yerlere savrulmazsın, olmadık şeylerle vakit geçirmezsin. Gündemin malayani olmaz. Zihnen hiçbir işine yaramayacak boş dedikodularla, boş haberlerle, boş tartışmalarla ömrünü tüketmez, sana lazım olacak enerjini israf etmezsin.  Kendini zihnen bu şekilde koruduğun müddetçe de bedenen de korunmuş olursun. O ayaklar da olmadık yerlere gitmez. Köşende durursun, durman gereken yerde. Beden zihne bağlı, zihin de duygular fanusunun içinde adeta. Savrulmuş bir zihin her kararında duygusal davranır ve varoluşunun bu dünya ile temas sahası olan bedene de bu savrulmalarla yazık olur.  Zihinde sahici bir fikrin olup olmaması önemli midir? Evet, önemlidir ancak duygusal anlamda bir yoğurulma yaşamadan bu fikirler hep soyut fikirler olarak havada kalır. Neye inanırsan inan duygusal savrulmalar sende hakimse çelişkilerden kurtulamazsın. İnsan çelişki demektir elbett...