Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2026 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Dazai ile Uzaktaki Dağ: Sancıdan Vuslata Bir Yol

ÖNCE Osamu Dazai'nin, 1939 tarihli Joseito "Öğrenci Kız" novellasından bir pasaj paylaşacağım.  Yazarımız 1948 yılında 38 yaşında intihar etmiştir. "Kimse bizim çektiğimiz acıları gerçekten bilmiyor.  Kimbilir büyüdüğümüzde, şimdiki acılarımızı ve üzüntülerimizi saçma bir şeymiş diye hatırlayacağız belki. Ama yetişkin olana kadarki bu uzun ve can sıkıcı dönemi nasıl yaşamamız gerekiyor? Bunu kimse söylemiyor. Kendi hâline bırakmaktan başka çaresi olmayan kızamık gibi bir hastalık mı acaba? Ama kızamıktan ölenler, gözlerini kaybedenler de var. Kendi haline bırakmak olmaz. Her gün böyle bunalıma girip, sinirlensek de aynı zamanda yoldan çıkarak geri dönüşü olmayan bir hâle gelen ve hayatları mahvolup altüst olan insanlar, intihar edenler var.  İntihar ettikten sonra insanlar, 'Ah, biraz daha yaşasaydı anlayacaktı ama. Biraz daha büyüdüğünde kendiliğinden anlayacaktı,' diye üzüntülerini dile getirseler de olmuyor, keşke mevzubahis kişinin yerine...

Deveden Atlayan Mecnun: Aşk Hürmet İster

MESNEVÎ'DE deve ile binicisi Mecnun’un bir hikâyesi vardır. Mecnun ileri gitmek istiyor, deve ise gerideki yavrusuna dönmek istiyor. Bir ileri bir geri yol gidiyorlar sürekli.. Kendi yollarına akmak istiyorlar ama birbirlerine bağlılar.  İnsan seviyorsa eğer bir yolunu bulur ve olmayanları oldurur. Olduramasa bile razı gelir olduğu kadarına ama hep sevdiğiyle kalır. Yakın olur. Âşığın önceliği sadece yakınlıktır. Yakınlığı kurmak ve o bağı kaybetmemektir.  Aşk, hürmet ister; hem âşıktan hem mâşuktan. Edep ister. Yakınlık yani kurbiyet ister. Kurb’an olmayı ister; benliklerden. Kendi benliğinin merkezine birisini almak değil. Kendi benliğini kurban etmek. Orada merkezinde Allah vardır. Allah için de sever sevilirsin ve insanca davranır, insanca yaşarsın.  Aşk arayı soğutmaya gelmez. Birinci öncelik olur. Aşk ayrıca batan şeylere de olmaz. Yarı yolda bırakan. Gelip geçen. Geçici. O Mesnevi’de geçen devenin aşkıdır. Mecnun’un aşkı değil.  Aşk’ta hesap kitap olmaz. Bir a...

İyiliğe Felsefi Bir Eğiliş

"Mademki kötü şeyler buradadır ve bir zorunluluk olarak bu bölgeyi dolanırlar,  Mademki ruh da kötü şeylerden kaçmak ister,  Buradan kaçmalı.  Peki,  Nedir bu kaçış?”  Plotinos, Dokuzluklar  İyi insan azdır. Hak ile hak olan az. Hakkı hukuku gözeten az. Her şeyin hukukuna riayet eden az. Bu yazı, insanın en asli ihtiyaçlarından birisi olan topluluk olma ile hakikat arasında büyük bir yarık açma derdinde. Sadece bir nüans üzerinde durabilmek adına. Yoksa bu yemek yemeğe karşı gelmek kadar absürt bir tavır olurdu. Yoksa zaten gruplaşmayan / yardımlaşmayan insanın hayatta kalamayacağı malumdur.  Topluluk çıkarı gözeten bir oluşuma dahil olmak iyiliğe değil, o grubun ortak çıkarının iyiliğine dahil olmak demektir. Oraya hizmet etmek demektir. Grubun bir davası olur. O dava da tüm insanlığın iyiliğine hizmet eder; kendi iddiasınca. Her grubun da bakış açısı ve vurgusu farklı olduğu için birinin gördüğü iyiliği diğeri göremez ve bu farklılıklar da zıtlıklara...

Eflatun Umutlar

İYİCE topraklandım. Dengelenmek kolay değil. İncitmeden, yaralanmadan. Aklım bir karış dallarımdaymış. Meğer toprağa bakmam gerekiyormuş. Teması hiç yitirmediğime. Yağmuru toplayıp beni besleyene. Bir perde kalktı sanki, gözlüklerimi çıkardığımdan beri. Eflatun umutlara döndü her bir acı. Topraklanıyorum artık, dallara kaçmadan. Şefkatle kucaklıyor, kucaklanıyorum Doğa Ana’ya bağlanarak. Besliyor beni kaçtığım, bağ kurdukça. Halbuki hep kendimi sakınır, gizli tutardım. Sır olurdum. Hiçbir faydası olmadı. Dallar kuruyup gitti. Meğer işin aslı temastaymış. Ama kırmadan, ama dökmeden. Doğa Ana’ya evlat olmakmış. İlişkideymiş. İletişimde. Yüzleşmede. Doğa Ana da gizlendi durdu, ben topraktan ve ondan gizlendikçe; sırf acıdan kaçacağım diye. Dallarım bana yüzlerini astı, öldürdükçe eflatun umutları. Hep beraber kuruduk, ne zaman dallara yöneldimse. Ve en sonunda, başka çare göremedim yönelmekten başka, toprağa. Belli oldu artık, yolum bu. Beslenmek için köklenmek, köklenmek için de her bir ...

Oda Felsefesi

BİR insan vardır. Kendisine oda inşa eden. Tabanı soğuk betondan. Yorgunken oraya gider. Kapıyı arkasından kapar. Soğuk, terliklerinden geçer. Ayaklarına iyice işler. Bu insan yol yorgunudur. Bu odanın bir sebebi vardır. Öyle bir noktadır ki burası. İnsan bazen bu odaya gelir. Soğuk betonu hisseder. Biraz durur. Karanlık bir oda. Gözlerini kapar. Üşür. Üşüdükçe bazı imgeler gelir. İmgeler geldikçe anlar. Neden bu odayı yaptığını. Hayır, meditasyon odası değil burası. İbadet odası değil.  Burası belli bir noktadaki insanın odası. Ancak o inşa eder burayı. Taban buz gibidir. Soğuktur. Tam odanın ortasında durur. İmgeler gelene dek. Geldiği an iş bitmiştir. Odadan çıkar. İşine devam eder. Neyle meşgulse. Bu odaya yorgunken girer. İmgeleri unutturan bir yorgunluk. İmgeleri unutturan bir umutsuzluk. Öyle ısınır ki soğuğa ihtiyacı olur. Bu, o insanı dinç tutar. Tekrar yoluna döner. O tek yoluna. Maruz kaldığı yola. Zorunda kaldığı.  Odaya pencere yapmamıştır. Çukur da. Hatta ve hatt...

Hölderlin'i Özlüyorum

HÖLDERLİN'İ anmak istiyorum bugün. Birçok Alman filozofun etkilendiği o büyük şairi. Bir gün çıldırdı. Her şey normal giderken, günler gayet doğal bir şekilde akarken, o da ders vermeye devam ederken. Bir gün. Bildiğimiz tanıdığımız anlamda çıldırmaktan çok daha ciddi bir şekilde çıldırdı. O andan itibaren yayan yürümeye başladı. Şehirleri yürüyerek geçti. Annesinin evine doğru. Tanıkların anlatımına göre görüntüsü hiç de eskisi gibi bir ciddi profesör görünümünde değildi. En çılgın delilik görünümünde, agresif, boş bakışlı ve üstü başı dağınık.  O andan itibaren onlarca yılını bir deli olarak geçirir. Bir nehrin yanına inşa edilmiş olan evde, başında nöbetçi ile onlarca yıl. Büyük bir şairdir. Sürüyle ziyaretçisi gelir. O da insanlara piyano çalar. Konuşmaları anlaşılmazdır. Saatlerce bahçede çalı çırpı ile vakit geçirir ve boş bir şekilde yürüyüşler yapar. Günleri böyle sakince geçer. Yalnız bir şeyi elinden hiç bırakmaz. Kendi yazdığı Hyperion kitabını.  Hölderlin çıldırdık...

Telve ve Kar (öykü)

YOSUN tutmuş rayları seyrettim. Her an içimde bir şeyler koptu sanki. Pencereye başımı yaslayıp yaslamama tereddütleri içinde. O başka bir yolun raylarıyla, uzun uzun yan yana birbirimize eşlik ettiğimiz. Ardımda bıraksam da hala bana eşlik edip kendini gösteren o yosunları kurumuş raylar. Denizden gelen esintiler, çocuk cıvıltıları ve bir tren yolculuğu.  Bir saat boyunca kendi sınırını çizmek, kendini korumak ve hayır diyebilmek üzerine arkadaşımın düşüncelerini dinledim. Anlattıklarını tam olarak açarak ona eşlik edemediğim için sessizleştik. Bu ona bir hayır demek miydi bilemiyorum. Gözüm yosun tutmuş raylardaydı; “hayır” dediğim geride kalmış mazimde. Yine bana eşlik ediyordu. Bana değmeden. Elbette saçma olurdu yol boyu yan yana gitmek. O zaman bu rayların anlamı ne olurdu ki? Elbet o raylar bizden uzaklaşacak, açılacak ve kaybolup gidecekti kendi yönüne doğru ama inatla hala kendini göstermekteydi.  Biz ise kendi raylarımızın yönünde yol alıyorduk. Arkadaşım Ahmet ile. ...

Türk Pragmatizm Tarihi ve Milliyetçilik Serüveni

BU yazımda biraz Türk milliyetçiliğini düşünelim ve anlamaya çalışalım istiyorum. Farklı bir tarih okuması yapmayı deneyeceğim. Türk milliyetçiliğinin ortaya çıkışının tamamen refleksif olduğunu ve felsefi anlamda kavramsallaştırılmış bir temelinin olmadığını düşünüyorum. Tıpkı İsmet İnönü'nün dünya, bulunduğu çağın şeklini aldığı zaman Türkiye'nin de bu şekle göre pozisyon alacağı ifadesinde olduğu gibi Türkçülük de zorunlu bir pozisyon alıştı.  Türk milliyetçiliği Alman milliyetçiliği gibi değildir. Almanlarda bu iş felsefi anlamda temellendirilmiş, içselleştirilmiş ve Alman felsefesinin romantizminin etkisiyle toplumda bir şekle bürünmüştür. Biz Türkler ise bambaşka bir felsefi maya ile mayalanmış bir toplumuz. Yunus Emre'ler, İbn Arabi'ler, Mevlana'ların mayası ile mayalanmış, kavramlarını oturtmuş ve buradan bir yaşam tarzı çıkarmış insanlarız. Her ne kadar bundan uzaklaşsak bile ve dünyanın şekline göre pozisyon almaya çalışsak bile bunların hepsi üzerimizde s...

Rüyalarda Kalan İstanbulluluk

ESKİDEN yedi tepeli şehir dendiği zaman gözüm boğazın etrafındaki tepelere giderdi ve saymaya başlardım. Bir, iki, üç, üç, üç, heh dört, beş. Beş? Yok, o tepe değildir herhalde, daha yüksek olmalı. Derken yediye tamamlardım kafama göre. Sonra öğrendim ki tepelerin tamamı da Eski İstanbul'da yani yarımada olan Sur İçi İstanbul'daymış. Tabii ya, Kadıköy ve hatta Galata'nın bile İstanbul'dan sayılmadığı zamanlar olmuştur. Yunanistan'dan gelen ufak bir koloninin bu yarımadaya yerleşmesi ile başlayan hikâye zamanla İstanbul surlarına kadar genişlemiş. Bugün ise artık her yer İstanbul ve herkes İstanbullu. Dünya İstanbul oldu ya da İstanbul bir Dünya. Lafın gelişi de sayılmaz bu gerçek. Genel olarak ülkelerin büyük şehirlerinin meydanlarına indiğiniz zaman uluslararası atmosferi algınız hemen yakalar. Takım elbiseli, şık giyimli, çok farklı milletlerden insanlara rastlayarak artık herkesin her yerli olduğu o havaya şahit olursunuz. İş insanlarının yeri yurdu da nitekim bu...

Epstein Üzerine Felsefi Analiz: Domuzların Uçuruma Koşması

SÜREKLİ ve baskın bir şekilde rutinlerimi aynı ritim üzere sürdürmüyorum çünkü arada zihnin nefes alması ve kendini yenilemesi gerekiyor. Hazımla alakalı bir şey bu. Açılmak ve merkeze dönmek üzerine düşünüyorum bu aralar.  Bastırılanı ifade mevzusu mu yoksa duygunun altındaki alevi, manen söndürme mevzusu olayı mı, bu ikilem üzerine olan sorgulamayla nereye varabiliriz? Şimdi geldiğim nokta şu, yine insan açılacaktır ve açılmalıdır ama bu sefer bastırılanı ifade için değil, belki yön yine oralara doğru ve oralardaymış gibi olacaktır ama bu sefer o duyguların altındaki alevin çözümlenmesi için açılmak. Burada psikolojinin sebep sonucunu tespit etmekten bahsetmiyorum. Daha manevi bir halden bahsediyorum.  Tabii bir akış ve hareket gerekiyor. Bu olmazsa olmazdır. Eğer bunu iyi anlayarak kontrollü bir yönlendirme sağlayamazsak duvara tosluyoruz ve kontrolsüzce akıyoruz. Sonra gelsin Fikret Kızılok'tan İnişlerim Çıkışlarım.  Sınırını belirlemek, hayır demek, kendi değerini bi...

Bir Dipnot: Birant Kardeşler

FYODOR Dostoyevski'nin Ecinniler romanını okurken bir pasaja denk geldim. Bir konu hakkında örnek veriliyordu. Örneğin geçtiği yer bir Rus kilisesi. Kilisede de birazdan eski bir Rus adeti olarak Eyüp kitabı okunacaktır. Kilise görevlisi olan bir Rus zangocu, idareci coşkunluğu krizi yaşayarak, sonradan gelen bir İngiliz ailesini intizamsızlıktan dolayı kovar. Bu örnekten bağımsız olarak pasaj için çevirmen Hazal Yalın, sayfanın altına şöyle bir dipnot bırakmış: "İncil'deki (ki İncil değil, hatta Tevrat -Tora- da değil, bu Eski Ahit'in bir parçasıdır) 'Eyüp' kitabından ayetler Rus kiliselerinde Büyük Perhiz'in son haftasında okunurdu. Dindar bir adam olarak Dostoyevski hayatı boyunca bu ayetlerin etkisi altında kalmıştır; 1875'te bir mektubunda şöyle der: 'Bu kitap... bende, daha neredeyse çocukken okuyup da ömrüm boyunca beni sarsmış olan ilk kitaplardan biridir." Bu satırları okuyunca romanı okumaya devam edemedim. Ayracımı sayfanın arasına k...

"İncir Yaprağına Konuşurlar"

GENELDE bir görünüp bir yok olan bir yapım olduğu için bana selam veren birisi "nerelerdesin?" soru cümlesini kullanabiliyor. Bu soruyu duyduğumda hiçbir zaman fiziken nerede olduğum ya da neyle meşgul olduğum aklıma gelmiyor. Hangi alemlerdesin? Hangi alemlerde geziniyorsun? Hangi hayal alemi? Neredesin? Şu anda nereye geldin? Daha felsefi bir soru ya da daha manevi bir soru gibi. Hangi alemleri seyran ediyorsun? Ya da seyranda değil de yeryüzünde mi geziniyorsun? Ya da toprak altında mısın? Geldin mi, gittin mi, döndün mü, uçtun mu, kaçtın mı? Yoksa kaçırdın mı? Keçileri.  Aklını yitirmek anlamında keçileri kaçırdın mı? Ya da o keçileri kovdun mu ve böylece daha huzura erdin mi? Bilindiği gibi keçileri kaçıran çoban aslında keçileri kaçırmamıştı. Uyuyakalmıştı. Uyandığında keçilerini görememişti. Halbuki hepsi oradaydı. Telaşla köylülere gidip keçileri kaçırdığını söyledi. Köylüler ise mağaranın ağzına gittiklerinde keçilerin yerinde durduğunu görünce çobanın aslında keçile...

Dağcılık

DAĞIN zirvesine ilk kez çıkan birisi aşırı rahatsız olur. Kulakları ve başı zonklar. O kulaklar şehrin gürültüsüne öyle alışmıştır ki aşırı sessizlikle karşılaştığında şoka uğrar. Sıfır ses. Mutlak sessizlik. Hiçbir şekilde hiçbir yönden ses almamak. Hatta şehrin o susmayan alt plandaki uğultusu dahi yoktur. Dağın zirvesine çıka ine çıka ine bünye alışır elbette. Ama o ilk rahatsızlığın sebebi ne enteresandır ki normalleştirilmiş gürültüdür. Ben şahsen sessizliği hiç dinlemedim. Ya da bir şeyleri dinlemeye ara vermek mi demeliyim? Hiç ara vermedim. Duymaya hatta. İşitmeyi durdurmadım. Kulaklarım hiç dinlenmedi. Gece uyurken dahi bu böyle. O zaman sessizlik içindeyiz sanıyoruz ama burada bile bir gürültü olduğunu, dip seslerin olduğunu mutlak sessizlikte anlayabiliyoruz. Nasıl ayırt edebiliriz peki tüm bu farkları? Tek bir yolu var. Dağın zirvesine gitmek için yolculuğa çıkmak. Tırmanmaya başladıkça başta belki ayırt edemeyeceğiz çünkü henüz ton be ton, basamak basamak sessizliğin renkl...

Seni Kurtarmaya Geldim Osamu Dazai

YILLAR sonra yazmaya başlamışım gibi hissediyorum. Yıllarca düşünmüşüm. Ardından o konuyu kafamda tamamlamışım. Şimdi de yazıyorum. Sanki böyle.  Osamu Dazai. Bir Japon yazar. Onun ruh hali. Kitapları. Yaşamı. İntiharları. Başarısız intiharları. Sonsuz değersizlik duygusu. Evden çıkar çıkmaz meyhanelerde, randevuevlerinde kendini tüketmesi. Akıl hastanesindeki tedavi süreci. Evet, bunlar üzerine düşünüyorum.  Çok insan tanıdım. Bu hisle yaşayan. Özellikle bu ruh hali ile yaşayan yazarlara da hep ilgi duydum. Her birinde çok ufak nüans farkları vardı. Osamu Dazai'de de bir nüans farkı var. Onu diğerlerinden farklılaştıran bir özellik.  Osamu Dazai ne batıcı idi ne de gelenekçi. Üniversite yıllarında Marksist bir örgütte bir süre vakit geçiriyor ancak toplumsal kurtuluşa bireysel sancılarının çokluğundan dolayı inanamadığı için ve bir yere ait olabilme kaabiliyeti olmadığı için oradan ayrılıyor. Bu bakımdan da ne bir toplulukta yer edinebilir birisi ne de kendini tümden yok...