Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Aralık, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Çatlak duvar

DÜZENLİ olarak dergiler tarafından reddedilmeye başladım. Bu hoşuma da gidiyor ve iyiye işaret çünkü en azından geri dönüş alıyorum ve en azından bir ritme girdim. Daha kıymetli bir şey olabilir mi? Bir dükkânın olsa her gün gitmen gerekir. Bir sahafta işe başladıysan her gün kitapları düzenlemen gerekir. Saatçiysen her gün ayarlarına, camına ya da saatle ilgili ne gerekiyorsa onu yapman gerekir. Nefes alıp veriyorsak hala içimizde bir şeyler devindiğindendir. Sadece kalbin fizik tarafının kan pompalaması değil aynı zamanda enerji pompalayan insan yanımızın da; umutlu, tutkulu yahut imanlı yanımızın. Artık yeni oyunum bu. Dergilerden ret yemek. Türlü çeşitlilikteki edebiyat kültür sanat dergilerinden. Kimine şiir, kimine öykü, kimine deneme, inceleme, araştırma, kimine tarih metinleri gönderiyorum ve o kadar çok tarihi yazar kişiliği var ki bu konuda ilham aldığım. Yazar da şart değil, ressam da var. Mesela Vincent Van Gogh. Benim yasak aşkım. Neden yasak? Çünkü onunla çok düşünsel bağ...

Bir Ressamın Kırık Şövalesi (öykü)

MASADAN kalktım. Bir hafta boyunca karşımda taş gibi durmuştu. Şimdi gözleri doluyordu. Kendinize iyi bakın dedim. Yan masadan yaşını almış aktör abi geldi. Babacım Allahaısmarladık dedim. Sarıldık. Yanaklarından öptüm. Çantamı sırtlandım. Kasaya gittim. Çalışan kız arkadaş yeni gelen müşterilerle ilgileniyordu. Bir gözü de bendeydi geliyorum şimdi bakışlarıyla. Onlara anahtarlarını verdi, oda numaralarını söyledi. Sen geç geliyorum şimdi dedi. Odaya kadar onlara eşlik etmesi gerekiyordu.  Masaya geri döndüm. Otobüsün kalkmasına daha vardı. Rahat hissetmiyordum bir yandan da. Kasaya geri mi dönsem, kendi masama mı otursam, Haluk abinin masaya baktım yanında hiç yer yoktu. Onun da ailesi gelmişti sonradan bu pansiyona. Gitmek için sabırsızlanıyordum. Hande'yle bir vedalaşayım da. Mecbur kendi masama oturdum. Suzan ve arkadaşlarıyla işte yine karşı karşıyaydık. Bana acıyorlardı. Şimdi ise bu acıma merasimi tavan yapmıştı.  Bir an önce gitmem lazım. Suzan "biraz daha kalsaydın...

Sözcüklere kulaç atarken

SÖZCÜKLERİN arasında yüzüyor ve kulaç atıyorum. Parmaklarım, ellerim kelimelere çarpıyor ve dalga yaratıyor. Bu kelime dalgaları, harfler birbirine girmiş ve koyu çizgiler olmuş bir şekilde üzerime doğru dalgalanıyor ve bundan hoşlanıyorum. Serinliyorum üzerime gelip çarpan birbirine girmiş kelime dalgalarının serinliğiyle. Yüzüyor, kulaç atıyorum, bazen de geri geri yüzüyorum. Hatta yüksek bir kayalığa çıkıp içine atlıyorum. O zaman bir bomba etkisi gibi tüm kelimeler benden uzaklaşıyor tekrardan daha güçlü bir şekilde dört bir yanımdan bana doğru hücum etmek üzere ki bu da çok hoşuma gidiyor, epey serinliyorum. Bazen kelime yutuyorum yüzerken. Boğazıma kaçıyor. Öksürüyorum. Bazen çok sarhoş oluyorum ve beni bu güzel denizden çıkarmaları gerekiyor ve suni teneffüs yapıyorlar. Midemden çıkardıkları kelimeleri yutuyorlar yanlışlıkla ve kelimelerim onlarda yaşamaya başlıyor, sonra öksürüyorlar ve onlar da kelimeleri çıkarıyorlar ama onlar bir yere asla ve asla bir yere gitmez, akıp yolun...

Grazie, Signore

AMADEUS filminin bir sahnesinde Salieri piyano başında beste yapmaya çalışıyor. O  notayı bu notayı deniyor. Deniyor, deniyor ve en sonunda istediği nota bağrından çıkıp parmak uçlarında yaşam buluyor. Piyanodan gelen sesler Salieri'yi mutlu ediyor. Gözlerini kısıyor ve gayet mütebessim bir şekilde karşı duvardaki Hazreti İsa heykeline bakıp "Grazie, Signore" -Teşekkürler, Efendim- diyerek şükranlarını sunuyor. Ve çalışmasına devam ediyor. Bu sahneyi çok seviyorum. Yaratıcı ilhamın geldiği bir kaynak vardır ve tüm sanatçılar bu kaynağa inanır. Söz etmese, konuşmasa da onu hisseder. İlham saatidir o. İlhamın geldiği ve sanatçıyı bir trans haline sokarak yaratım sürecinin başladığı saat. Sanatçı o zaman gürül gürül akar, bir motor gibi çalışır, eli hareket etmeye, sesi çıkmaya başlar. Ortaya muazzam bir resim çıkar tüm iç dünyasını yansıttığı. O iç dünyalar her insanda vardır. Ancak bunu ressam ifade edebilir ve insanların etkilenme sebebi de budur zaten. Benim iç sıkıntımı...

Eflatun ile Platon arasında bir sâlânın kritiği

BİR perşembe akşamı okunan sâlânın bana hissettirdikleri. Bir sâlâ üzerine kritik. Aparmanın yangın merdiveni kısmına geçip puromu yaktım. Akşamı dinliyorum. Karşı apartmanlarda ışıklar açılmış. Kimi köpeğini gezdiriyor. Kurye motorları gidip geliyor. Karşı dairede bir adam çocuğu ile futbol oynuyor. Yağmur yok ama kış akşamına özgü serin bir ıslaklık var. Sonra sâlâ başlıyor. Düşünüyorum. Ne acayip şey. Arabistan’da da, İran’da da, başka Müslüman ülkelerde de bu sâlâ yok. Bize has, bizim kültürümüze ait bir şey. Medine ziyaretlerine gitsen orada bile sünnet namazı kıldırmazlar, böyle sâlâ okumak falan zaten hiç yok. Bizim kültür kodlarımıza ait bir şey. Birden gerçek edebiyat diye düşünüyorum çünkü bu kültür kodları sadece perşembe akşamları okunan sâlâ okumasından ibaret değil. Bu bizim sokaklarımızda yaşanan bir şey sadece. Bunun bir de düşünsel alt yapısı var. Herkesin kendi bireysel yalnızlığında arayıp bulamadığı ve başka şeylere tutunup idare etmeye çalıştığı ...

Balzac ve Dostoyevski'nin İzdüşümü (Pazartesi14 Dergisi)

RUS tarihinde ‘60’lar neslinin yaşadığı bir vaka vardır. Bu vaka 1860 ile 1870 yılları arasında vuku bulmuştur. Entelektüellikleri kıpır kıpır olup yerinde duramayan bu neslin gençlerinin Rus nihilizmi rüzgârına kapılması vakası.  Bu rüzgârı estiren başlıca sebeplerden birisi olan, 1853-1856 yılları arasında cereyan etmiş Kırım Savaşı hezimetidir. Bu hezimet, başta genç entelektüeller olmak üzere, insanların uyanışına vesile olmuş ve artık Rus çarlığının yönetim biçiminin, bürokrasisinin ve ordusunun ne menem bir şey olduğu, mevcut çağa yetişip yetişmediği üzerine yüksek tonda sorgulamalar ve tartışmalar başlatmıştır.  Savaş bitmeden bir yıl önce çarın anlamsızca büyük reformlara girişmesi ve bunlar çok geç kalınmış reformlar olduğu için bir de yetersiz kalıp insanlardaki umutsuzluğu daha da hızlandırmasıyla yönetim kendi kendine üzerine tuz biber ekmiştir.  Böylece Dostoyevski’nin de (1821-1881) eleştireceği o Rus Nihilizmini oluşturan psikolojik alt yapı her bakımdan ta...

Yazgı (öykü)

YÜKSEK lisans okuyordu. Kendisine dalaşan birisine laf anlatıyordu. Derken Wilson dedi. Cast Away filmindeki Wilson. Şu voleybol topu olan. Nedense konuştukları üniversite koridorunda bir sürü voleybol topu kutularından henüz çıkarılmamış vaziyette üst üste koyulmuş ve yan yana dizilmişti. Etrafta da çalışanlar vardı. Üniversitenin bahçesinin karşı yolundaki ileri açığında bir Amerikan futbolu sahası görünüyordu belli belirsiz. Konuştular. Konuşarak anlaştılar her nasılsa ve üst kata çıktı. Dersine girmek için sınıfları arıyordu. Sanki sınıfını unutmuş gibiydi. Bir kapı aralığından baktı. İki üç gotik öğrenci gördü. Evet sınıfı burası değildi. Belki de başka sınıfta ders yapıyorlardı. Sonuçta üniversite burası. Sınıflar değişebilir her ders için. 10 sınıfı gezdi neredeyse ama artık panik olmaya başlamıştı. Alttan alta geliyordu ve bunu durduramıyordu. İnsanlardan korktuğu için ve kendisini koruyamadığı için sürekli bir anksiyete halindeydi zaten. Şimdi de panik başlamıştı. Dipten geliy...

Metrodaki fevri insan

KIRICI ve fevri insanları seviyorum. Uçlarda olan. Ani tepkiler veren. Gerçekten hassas insanlardır onlar. Hala hissedebilen, canı yanabilen ve feveran eden. Genelde tepki verdikleri şeyler normalde asla üzerinde durulmayacak konular dahi olsa onlar tüm hayat düzenlerini bozmayı göze alacak kadar değerli bulurlar o anları. Canları acır çünkü. Hepsi istisnasız linç yerler. Hemen tüm toplumu kendilerine karşı cephe aldırtmayı başarırlar. Herkes birlik olur. Müthiş bir yetenek bu. Kendi hayatını ortaya koyma resmen. Hiç olurlar. Yok olurlar. Buna da engel olamazlar. Kadın ya da erkek. Yaşlı ya da genç. Büzüşmüş bir yüz ifadesiyle sokakta yürürken ya da metroda beklerken ya da herhangi bir yerde abuk sabuk ırkçı bir tepki verebilirler hemen. Ya da anlamsız cümlelerle yoğun bir öfke dalgası yaratabilirler. Kimse ne olduğunu anlayamaz bile. O delilik canavarı matrix evreninden gelir o kişinin içinden bir kapı açarak ortaya çıkar. Kanalize olunurlar adeta. Bir teyze. Normal görünümlü. Hiç bel...

Köylü İsyanı romanı 1829

BALZAC'ın amatör gotik romanlarından sonra kendi adıyla yazdığı ve ilk olarak adını duyurup başarı kazandığı Les Chouans (Lö Şuans) yani Köylü İsyancılar romanını okuyorum. Bu romanı anlayabilmek için ayrıca Fransız Devrimi tarihi çalışıyorum. Fransız Devrimi, öncesi sonrası, Bourbon Hanedanı, kuzenleri Orléons Hanedanı, cumhuriyet, Napolyon, Fransa'nın batısındaki isyancılarla olan mücadeleler, vesaire; Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucu kadrolarının tüm gençlikleri boyunca hayal dünyasını süsleyen tarihi vakalar manzumesi. Gerçekten bu kitapta cumhuriyet sözcüğünü okumak bana bizim ülkemizin adındaki cumhuriyetin özünü okuyormuşum, orijinal halini anlıyormuşum gibi hissettiriyor çünkü 100 yıl önce yaşayan Türklerin cumhuriyet diye bahsettiklerinde akıllarında hep Fransa vardı. Atatürk ve İttihatçıların akıllarında hep örnek olarak Napolyon vardı. Dünya savaşları olmamıştı bile. Churchill, Mussolini, Hitler gibi örnekler yoktu. Asıl örnek hep Napolyon'du, daha da öncesinde...

Rodin'in Balzac'ı

EVİMDE gibi hissediyorum sözcüklerime bakarken. Koca bir paragraf ne ihtişamlı bir evdir bana. Sıcacık. Bir sürü anı gibi her satır. Her gün onca yazı yazmak. Her çeşit. Bir zihin noktasından çıkan, etrafa yayılan, dağılan ahtapot kolları gibi yazılarım. Kendimi ahtapot gibi hissediyorum. Uzanıyorum dört bir köşeye. Hepsi benim zihnimde. Ve bu kadar şeyin çıkmasına, gözümün önüne gelmesine, varlık bulmasına, somutlaşmasına şaşırıyorum. Yoktan var oluş. Bir yaratım gibi. Tanrısal, yaratıcı bir olay gibi. Zaten mistik anlatımlar da hep bu süreçleri anlatmaz mı? Mistik anlatımların tamamında yaratımdan kasıt hep bir çiçeğin açması gibi tohumken ağaç olma sürecidir. Bu kurumsal din anlatımlarında kabul görmez. Böyle bir anlatım yoktur. Bu anlatım genelde mistiklerde, şairlerde, dervişan zümresinde olur. Sanatçı yaratan olarak görünür ama aslında o çalışarak olanı ortaya çıkarır. Sanatçı olmayanlar ise olanı ortaya çıkarmadığı gibi olanın ortaya çıkmasına da engel olurlar. Ama Rodin mesela ...

Çiftehavuzlar 1993

HAVASIZ ev seviyorum Anılarını bırakmayan Işıklı pencereler, duman dolu Düşen elmalar, yarım yarım Sepetteki dul kadınlar Dans eder salonda Yılbaşı gecesi evi, 1993 Babasız, kocasız aile Herkes yarım ve neşeli Sabahında karıncalanan Çikolatalı pasta, yıl 1994 Tarkan, açtı gömleği Halılar kalın kalın Kapılar cam cam Televizyon kutu kutu Süper baba yeni başlar Tombala ile sivri şapkalar Kartlar, piştiler, kapalı tavla Bu gece uzun, yarım, hüzün Kaplar gönlümü bir kaset çalar

Labirent

FARE labirentinde dönüp dolaşıyoruz sanki. Doğunca bizi buraya bir el parmak uçlarıyla nazikçe bırakıyor. Bir ömür bu labirentin içinde dönüp dolaşıyoruz. Ölüyoruz ve yukarıdan yine aynı el uzanıp parmak uçlarıyla aynı naziklikle bizi alıp o labirentten çıkarıyor. Labirentin dışına çıkmak mümkün değil. Labirentin sınırları yaşamımızın dışı çünkü. Doğumla ölüm arasındaki vaka. Parantez. Kimi için çok karmaşık, kimi için cehennem, kimi için çok güzel bir bahçe labirentin labirentliğini unutturan, kimi için bir görev, kimi için Camus gibi her şey absürt ve yaşananlar absürtçe tıpkı Sisifos'un her seferinde tepeden düşen kayayı tekrar ve tekrar yukarıya çıkarmaya çalışması gibi, kimi içinse bir sûfînin bakış açısı gibi. Sufi labirentin bir köşesine çekilir ve Kınalıadalı Şefik Can'ın tabiriyle sûfîcesine murâkabeye dalar. Adamın birisi gelir ve bak der Kuran'da bu dünyayı, içindekileri, güzellikleri temaşa edin yazıyor. Sen ise uyuyorsun diye her rahatsızın rahatsız edici yakla...

Romana övgü

ROMANA kitap demeyelim roman diyelim diye bir yorum okudum. Kedime kedi deme onun bir adı var der gibi bu tavır çok hoşuma gitti. Tabii bu yorumdaki duygusal dünyayı anlayabiliyorum çünkü bunu ben de yaşıyorum. Hatta bir roman için müze inşa edildiğinde, dizi çekildiğinde, roman somut olarak görselleştirildiğinde evet ayrı bir sanat dalı çiçeklense de bunun romanın esprisini tamamen yok ettiğini düşünüyorum. Romanı görselleştirdiğin anda romanı okuyan her bir kişi için o romanın mahremiyeti yok olur çünkü roman okuyanı ile arasında duygusal bir bağ kurar ve roman tamamen okurunun hayal dünyası, hisleri, anıları, hafızası ile şekillenir. Okur olay örgüsünü takip eder ancak romanın neresiyle duygusal bağ kurup özdeşleştiyse merkez onun için orasıdır ve okurun kendi özeline ait imgeleme tercihi ile roman canlanır. Hatta okuma devam ederken roman başka ayrıntılarda gezinmeye başlayabilir, okur da kendini serbest bırakır ve özdeşleştiği yerden romanı ele alarak satırları takip eder. Roman o...

Parçalarımı çamura atarken

BLOG resmen bana sığınak oldu. Performansımı gösterebileceğim bir alan. Daha önce de bloglar açtım ama hiçbirini devam ettirmedim. Sanırım odağımı kaybettiğim için. İnsan performansını hep bir izleyene doğru yapar. Boş bir odada kendi kendine konuşurken de bu böyledir. En azından bu benim için öyle. Zihninde bir konuyu konuşurken, anlatırken imgende bir kişiyi canlandırırsın. Ona anlatabilirsin. Onun dinlemesini, görmesini izlemesini istersin. İşte bedenen yalnızsındır ama zihnen ve duygusal olarak yalnızlık bitmiştir. Doyum başlamıştır. Sanat böyle bir şey değil mi? Düşünmek de bir sanattır. Düşünme sanatı, yazma sanatı ve diğer sanatlar. Hep kendi iç dünyanı sergilemek üzerine kurulu ama nereye doğru? Neye? Kime? Ya da bunların pek bir önemi yok. Önemli olan sadece bir izleyenin olup olmaması. Hayatında birinin olup olmaması gibi. Kimi vardır hayatında biri olmayınca, bir izleyenden yoksun kalınca hiçbir şey anlamlı gelmez, amacı yokmuş gibi kala kalır ve çalışmaya kazanmaya yönelik ...

Roma

ROMA Savrulmuş bir tekme Adım olarak atılan Rüzgarda sallanan Sarmaşık dalları Roma'ya gidiyorum Yalnız tabelalardan Bir taş evde buldum Köşemi, sarmaşık gibi Çamurdan yapılmış Terk edilmiş ayakkabılar İzini ardında bırakan Izdıraplar silsilesi Buhran, bunalım Soluyorum her an Verdikçe almıyorum Yetermiş yazmak

Nefeslenen metin

SÖZCÜKLERLE farklı bir ilişkiye girmeye başladım. Duyuyor musunuz sözcükler? Bakın hem sizi yazıyorum hem sizden bahsediyorum sizi okuyacaklara. Okuduğum kitaplardaki sözcükler, tuttuğum günlüklerdeki sözcükler ama hep bir derine inememe duygusu hâkim bende. İnişler nadir gerçekleşiyor. Sözcüklerin kelime köklerine inmekten bahsetmiyorum tabii. Sözcüklerle bir tapınak inşa etmekten bahsediyorum. Yazdıkça oluşan bir tapınak. Tabii yazmak, sonra tekrar gözden geçirmek. Bazen kâğıdı buruşturup atmak. Baştan başlamak. Bazense her bir noktasıyla özene bezene tekrar ilgilenip ekleme çıkarma yapmak. Bu da değil tabii. Bu işler değil ama bu işlerle ilgilenmek, özen göstermek, yeni arabasının üzerine titreyip saatlerce onu yıkayanlar gibi tüm yüzeyin parladığını görene dek ilgilenmek. Arabaya binip kullanması da var. Yazar hakikati yazmaz, örtük olarak kendini yazarak kendini çözmeye, çözümlemeye, parçalarına ayırmaya çalışır. Kendine ve oradan da hakikate nüfus etme gayreti, umududur bu. Sonuç...

Romana Felsefi Bir Eğiliş (Pazartesi14 Dergisi)

ROMANLARDA en vurucu olayı çözen anlar vardır. Bir iki sayfadır. Felsefi anlamda hayatı, insanı konuşan anlar vardır. O da bir iki sayfa. Yoğun duygusal anlar da öyle. Yani zirve anlar romanlarda birkaç sayfa sürer. Gerisi ağacın dallarıdır. Merakın sürmesi ve asıl kokuların etrafa, sayfalara bir matematikle yayılması. Sürer, sürer ve bir manevi yükseliş anı ifadesi gelir. Bir sayfa, zirveye çıkılır ve inilip devam edilir. Edebi akıcılıkla zihni meşgul tutma ve aralarda zihni, kalbi besleme. Ve nihayetinde son sayfa ile bütünü tamamlama. Tamamlanmayla roman biter. Romanın amacı tamamlanmak değildir ama. Tamamlanmaya doğrudur amacı. Bir yöne meyil ama tamamlama değil. Romanın amacı ölüm değil. Ölüme doğruluktur ama. Heidegger felsefesi işte. (1) Ölüme doğru varlık olma. Varlık ölüme doğru yaklaştıkça daha sıkı tutunur, tutunduğuna yoğunlaşır, tutunduğu olur çünkü tutunacak kimse kalmayınca tutunduğu olarak kalmak yani ölümsüzleşmek ister. İstisnasız her insan böyledir. Bir şeyle ill...

Psikoposun burnu

FRANSIZ balkonunun penceresini açtı ve ellerini kenarlıklara dayayarak derin bir nefes aldı. Gömleğinin göğüs cebindeki sigara paketinden bir dal sigara alıp yaktı ve etrafı izlemeye başladı. Akşam 9 civarıydı. Apartmanların en canlı olduğu saatler. Otoparklar doluydu. Herkes evine gelmiş. Apartmanlardaki dairelerin çoğunun ışıkları yanıyordu. Kimi yemekte, kimi televizyon izliyor, kimi sohbet ediyor, kimi de yalnız başına ve belki kitap okuyordu. Rüzgar serin havaya serinlik katarak esiyordu. Nil sigarasını Fransız balkonun yerde kenarına bıraktı ve içeri gidip hemen bir hırka giydi ve geri geldi. Uzaktan uğultulu bir tren sesi gittikçe yükselerek gürültülü bir tonda Nil'in yaşadığı apartmanın iki apartman önünde bulunan raylardan geçti ve aynı tonda sesi azalarak uğultuya dönüştü ve kayboldu. Bir kedi çığlıyı sesi belli belirsiz arada duyuluyor, sertçe iki kere bir arabanın kapı kapama sesi geliyordu. Nil'in sigarası bitmek üzereydi. Bir tane daha yakayım dedi. Beklediği an h...